Osmanlı Toplumunun Etnik Sosyal Dini Yapısı

OSMANLI TOPLUMUNUN YAPISI
Osmanlı toplumu, imparatorluk dâhilinde yaşayan sosyal gruplar bütününü içine alır. Oğuzların Kayı boyuna mensup olan Osmanlılar, ilk dönemde sadece “Kayı” aşiretinden oluşan bir toplumdu. Zamanla fetihlerin artması, hızlı bir şeklide göç alması devleti çok uluslu bir yapıya büründürmüştür.

OSMANLİ TOPLUMUNUN ETNİK YAPISI
Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu ilk yıllarda nüfusunun çoğunluğunun Türkmenlerden oluştuğunu görüyoruz. Zamanla fetihlerin artması sonucu Slavlar, Bulgarlar, Rumlar, Ermeniler, Araplar, Romenler, Acemlerin de Osmanlı sınırları içerisine dâhil olduğunu görmekteyiz.

Osmanlı’da uygulanan adaletli ve hoşgörülü politika sayesinde bu milletler uzun süre Osmanlı idaresinde kalmışlar ve hatta Osmanlı, bu milletlerden biri olan Ermeniler için “millet-i sadıka” tabirini kullanmıştır.
Osmanlı imparatorluğu’nun kurumlarında başlayan bozulmalar, 1789 Fransız İhtilali’nin yaymış olduğu milliyetçilik fikirlerinin azınlıklar üzerinde etkili olması ve bazı Avrupa devletlerinin kışkırtmaları sonucu Osmanlı imparatorluğu’ndan kopmalar başlamış ve devletin etnik yapısı giderek bozulmuştur. Bu durum, Osmanlı imparatorluğu’nun parçalanmasını hızlandırmış ve I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etmiştir.

OSMANLI TOPLUMUNUN DİNÎ YAPISI

Osmanlı imparatorluğu’nda, millet ve toplum sisteminin temeli dine dayandırılmıştır. Bundan dolayı kanunlarının dinî kurallara ters düşmemesine azami dikkat edilmiştir. Osmanlı toplumunda halk, Müslümanlar ve gayrimüslimler olarak ikiye ayrılmıştır.

Müslümanlar
Ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu Müslümanlar oluşturmaktaydı. Bu Müslüman unsur ise çoğunlukla Türklerden ve Araplardan oluşmaktaydı. Ayrıca Boşnaklar ve Arnavutlar da Müslüman olmuşlardır.
Osmanlı Devleti’nde halkın büyük çoğunluğu Müslüman unsurdan oluşuyordu. Bunun için devlet düzeni Müslümanların egemenliğine göre düzenlenmişti. Örneğin, Osmanlı Devleti’nin yönetim kadrolarında görev almanın koşulu Müslüman olmak ve Türkçe konuşmaktı. Bu şartları taşıyan bir kişi Osmanlı Devleti’nde sadrazamlık makamına kadar yükselebiliyordu.

Gayrimüslimler
Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrimüslimler; Hristiyanlar ve Museviler (Yahudiler) olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
Gayrimüslimler, Müslümanlardan farklı olarak cizye vergisi ödüyorlardı. Ayrıca askerlikten muaf tutulmuşlardı. Gayrimüslimler medeni hukuk alanında tamamen kendi hukuk kurallarına göre yargılanıyorlardı fakat topluma karşı bir suç işlediklerinde hükmü kadı veriyordu.

OSMANLI TOPLUMUNUN SOSYAL YAPISI
Osmanlı Devleti; farklı dil, din ve ırktan meydana gelen bir toplum mozayiğine sahipti. Osmanlı toplumu, aralarında katı bir ayrım olmayan, yönetenler ve yönetilenler (reaya) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Görevine sadık ve çalışkan biri yönetici sınıfına geçebiliyordu. İki sınıf arasındaki en önemli fark ise yönetenler yöneticilik yapar ve vergi ödemezlerdi. Yönetilenler (reaya) ise yöneticilik yapamaz vergi öderlerdi.

Yönetenler
Padişahın idari ve dinî yetki tanıdığı devlet görevlileridir. Yönetenler kendi aralarında “saray halkı”, “seyfiye (askerler)” “ilmiye” ve “kalemiye (bürokratlar)” olmak üzere dört sınıfa ayrılmıştır.

Yönetilenler (Reaya)
Yönetilenler, Osmanlı toplumunun büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Bu sınıf; yönetenlerin dışında kalan köylüler, şehirliler, göçebeler, Müslüman ve gayrimüslim halkı kapsamaktadır.

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA MERKEZ TEŞKİLATI

Merkez teşkilatı, Osmanlı Devleti’nin yönetildiği ve çeşitli bölümlerin bulunduğu saray teşkilatından oluşmuştur. Osmanlı merkez teşkilatında mutlak otorite padişaha aittir. Osmanlı Devleti merkez teşkilatı “Birun”, “Enderun” ve “Harem” gibi bölümlerden oluşmaktadır.

Eski Türklerdeki “kut” anlayışının izleri Osmanlı Devleti’nde de görülmüş ve ülke, hanedanın ortak malı sayılmıştır fakat Osmanlı Devleti bir yönüyle diğer Türk devletlerinden ayrılmıştır: Osmanlı Devleti’nde ülke hiçbir zaman hanedan üyeleri arasında paylaşılmamıştır. Devletin uzun ömürlü olmasının nedenlerinden biri de bu anlayıştır. Egemenlik hakkı, hanedanın yalnız erkek çocuklarına verilmiş olup kız çocuklarının yönetimde herhangi bir hakkı olmamıştır.

Osmanlı Devleti’nde I. Murat döneminde “Ülke, padişahın ve çocuklarının malıdır.” anlayışı hâkim olmuştur. Bu şekilde, taht kavgaları azaltılmak istenmiştir. Fatih devrinde ise kabul edilen Kanunname-i ali Osman’da “Evlatlarımdan her kimesneye saltanat müyesser ola, devletin bekası (yaşaması) için kardeş katli caizdir ve bütün ulema (âlimler) buna cevaz (izin) vermiştir.” hükmüyle kardeş katline müsaade edilmiş ve merkezî otorite daha da güçlendirilmek istenmiştir.

I. Ahmet (1603 -1617) döneminde ise veraset (tahta geçme) sisteminde önemli bir değişiklik olmuş ve “Saltanat boşalırsa hanedanın en büyük (ekber) ve en olgunu (erşed) padişah olur.” hükmü gereğince taht kavgaları en aza indirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan XVII. yüzyıla kadar kimin padişah olacağı konusunda kesin bir netlik yoktu. Bundan dolayı tüm şehzadeler potansiyel padişah adayı idiler. Geleceğin padişah adayları olan şehzadelerin iyi bir şekilde yetişmesi gerekiyordu. Şehzadeler küçük yaştan itibaren Manisa, Konya, Amasya ve Trabzon gibi yerlere onları yetiştirecek bir lala gözetiminde sancak beyi olarak görevlendirilmişlerdir.

II. Selimle birlikte sancağa yalnızca en büyük şehzade gönderilmeye başlanmıştır. I. Ahmet devrinde ise sancağa şehzade gönderme uygulamasına son verilmiştir. Sancağa gönderilmeyen şehzade, sarayın bir odasında adeta hapis hayatı (kafes usulü) yaşamıştır. Sancağa çıkma usulünün kaldırılması ile şehzadeler padişahlık için gerekli olan bilgi, tecrübe ve deneyimden yoksun bir şekilde tahta çıkmışlardır.