<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kişisel hayatı Konu Alan Metinler &#8211; Edebiyat Öğretmeni. İnfo</title>
	<atom:link href="https://www.edebiyatogretmeni.info/tag/kisisel-hayati-konu-alan-metinler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.edebiyatogretmeni.info</link>
	<description>Türkçe, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenlerinin Kaynak Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Sep 2023 15:46:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>
	<item>
		<title>Anı Örneği</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/ani-ornegi.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jan 2014 22:35:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öğretici Metinler]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=1792</guid>

					<description><![CDATA[Örnek Anı Metni : Anılar; Issız ve Yağmurlu Behçet Necatigil, Naci Çeliklerin üst katında oturuyordu. Naci, Necatigil&#8217;le görüşüyordu. Necatigil&#8217;e okul kitabımızdaki &#8220;Kır Şarkısı&#8221; şiirinden beri hayrandım. Naci randevu aldı, Behçet Hoca&#8217;nın evine gittik. Burası tam anlamıyla bir &#8220;öğretmen&#8221; eviydi, bir &#8220;cumhuriyet&#8221; ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Anı Metni : Anılar; Issız ve Yağmurlu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Behçet Necatigil, Naci Çeliklerin üst katında oturuyordu. Naci, Necatigil&#8217;le görüşüyordu. Necatigil&#8217;e okul kitabımızdaki &#8220;Kır Şarkısı&#8221; şiirinden beri hayrandım.<br />
Naci randevu aldı, Behçet Hoca&#8217;nın evine gittik. Burası tam anlamıyla bir &#8220;<strong>öğretmen</strong>&#8221; eviydi, bir &#8220;<strong>cumhuriyet</strong>&#8221; öğretmeninin evi.<br />
Koltuğumun altında Cumartesi Yalnızlığı&#8230; <a title="Behçet Necatigil" href="https://www.edebiyatogretmeni.info/behcet-necatigil.htm">Behçet Necatigil</a> on sekiz yaşındaki bir gencin kitabını ciddiyetle okuyacaktı. İkinci gidişimde bana dil, Türkçe yanlışlarımı gösterdi. Edip Cansever&#8217;e olduğu gibi Necatigil&#8217;e de alınmıştım. Ama dikkatle<br />
dinliyordum. Örnekse, kitap boyunca &#8220;<strong>umut etmek</strong>&#8221; diyorum. Necatigil, &#8220;Ümit etmek karşılığı kötü bir çeviri; ummak dururken&#8230;&#8221; demişti. Tıpkı cevap vermek karşılığı <strong>&#8220;yanıt vermek&#8221;</strong> dediğimiz gibi; yanıtlamak dururken.<br />
O dönemde bu türden dil inceliklerini herhalde pek kavrayamıyordum. Dili kendi canlılığı, hayatiyeti içinde de göremiyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşiktaş&#8217;ta, arka penceresi &#8220;Süslü Karakol Durağı&#8217;na bakan, Necatigil&#8217;in ve Huriye Öğretmen&#8217;in evine gitmek benim için kutsal bir mekânı ziyaret etmek gibi bir şeydi. Behçet Bey kapıyı sessizce açar, evin içinde hep saygı uyandırıcı sessizlikler vardır. Koridordan geçersiniz, Necatigil&#8217;in kitaplar, dergiler yumağı küçücük odası. Sedir, eski yazı masası. Sedirde hem yatılıyor, hem oturuluyor. Küçük yazı masasının iskemlesi. &#8220;Bizim en büyük sevinçlerimizde bile keder okunur&#8230;&#8221;deyişi.<br />
Necatigil&#8217;i en son Beşiktaş&#8217;ta, sokakta, çarşı pazar dönüşü gördüm. Işıklarla donanmış bir gündü. Elinde file, poşetler, eve dönüyordu. O sıralar hâlâ Teşvikiye&#8217;de oturuyordum. 1979 olmalı. Sokakta, ayaküstü konuştuk. Yeni şiirlerinden birini ne kadar çok sevdiğimi söylemiştim. Buruk gülümsüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok geçmeden hastalık haberi: kanser. Hastane. Hastalığın ölümcül oluşu. Her zamanki kaçaklığımla, Behçet Hoca&#8217;nın ziyaretine gidemedim. Bunun tam bir kaçış olduğunu da söylemek mümkün değil gibime geliyor. İçimden geçenler karmakarışıktı. Bir defa iyileşeceğini ummak istiyordum. Eğer gidersem, bu &#8220;<strong>son</strong>&#8221; bir ziyaret olacak ve ona ölüm götürmüş gibi olacaktım. Bundan korkuyordum. İkincisi, Beşiktaş&#8217;taki ayaküstü söyleşi&#8230; O hep öyle kalsın, madem arada ayrılık olacak, o söyleşiyle kalsın, orada kalsın&#8230; Her neyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Necatigil emeğiyle geçinen insanın şairiydi. Şiirini de dil, söyleyiş emeği üstüne kurmuştu. Yani şiiri, doğrudan doğruya çalışma ahlakıydı. Belki bu yüzden onun dünya görüşüne sıkı sıkıya bağlanmıştım. İdeolojilerin kuru söyleminden uzak, yalan vaatlere kapılmamış, düşlerle bezenmemiş bir çığlıktı; insanlığın geleceğine yönelik talebini bugün de sürdürüyor:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yarınlar? Gizli kara gazte haberlerinde O varsa ekmekler de, sular da ağulu Hatta çocuk yüzlerine düşmüşse gölgesi, Keser bizim gibiler yarınlardan umudu.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Aralık ayında, 1979, Behçet Necatigil&#8217;i toprağa verdik. Korkunç acı duydum. Soğuk bir gündü. Kimseye aldırmıyor, ağlıyordum. Toprağa verilirken hocası, şair Zeki Ömer Defne içe işleyici bir konuşma yaptı, &#8220;Orada sen değil, ben olmalıydım Behçet!&#8221; dedi. Aradan yirmiyi aşkın yıl geçti, Necatigil&#8217;i ne zaman hatırlasam, ki onu çok sık anarım, gözlerim dolar. Necatigil&#8217;in şiiri benim ailem gibidir.</p>
<p style="text-align: justify;">(<a title="Selim İleri" href="https://www.edebiyatogretmeni.info/selim-ileri.htm">Selim İleri</a>) (Anılar; Issız ve Yağmurlu)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otobiyografi Örneği</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/otobiyografi-ornegi.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Oct 2013 15:16:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretici Metinler]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=771</guid>

					<description><![CDATA[Darül Muallimat (Kız Öğretmen Okulu) Muallimliğim Darülmuallimat&#8217;ta belirlenmiş ders saatlerim vardı. Bu saatleri hiç aksatmayarak doldururdum. Aynı zamanda Darülmuallimin ve Darülfünun&#8217;da da ders veriyordum. Haftada hemen hemen otuz saat ders veriyordum. Derslerimi yetiştirmek için olağanüstü olanaklara başvuruyordum: Darülmuallimat&#8217;ın kapısı önünde ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Darül Muallimat (Kız Öğretmen Okulu) Muallimliğim</strong><br />
Darülmuallimat&#8217;ta belirlenmiş ders saatlerim vardı. Bu saatleri hiç aksatmayarak doldururdum. Aynı zamanda Darülmuallimin ve Darülfünun&#8217;da da ders veriyordum. Haftada hemen hemen otuz saat ders veriyordum. Derslerimi yetiştirmek için olağanüstü olanaklara başvuruyordum: Darülmuallimat&#8217;ın kapısı önünde bir fayton bekler, dersten çıkar çıkmaz olanca hızıyla beni köprüye, vapura yetiştirirdi. İşte bu ağır şartlar içinde resmi saatlerim dışında haftanın belli akşamlarında, yine ders vermek için Darülmuallimat&#8217;a koşuyordum. Çünkü öğrenci, derslerini aldıkça daha çok almak istiyordu. Bu işleri büyük bir zevk ve mutluluk içinde yapıyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir hoca ne ile övünebilir? Derslerinin iyiliği, sınav notlarının dolgunluğu, çok öğrenci yetiştirmek ile mi? Hangisiyle övünse yeridir. Fakat biri var ki hiçbirine benzemez: Öğrencisinin hayattaki başarısı. O devirde Darülmuallimat&#8217;tan çıkan kızlar hayatta hep başarılı oldular. İçlerinde Avrupa&#8217;ya eğitime gidenler, büyük memuriyetlere geçenler de vardır. Dersim gereği onları hayat felsefeleri üzerinde en çok işleyen bendim, bu başarılarından kendime de bir pay çıkarmam doğaldır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gazi Terbiye Enstitüsünde Müdür Vekilliğim</strong><br />
1929 yılı, Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü Bey&#8217;den bir mektup aldım. Beni Ankara&#8217;ya çağırıyordu. Artık diyordum, bu sefer başarılı olacağım. Ne için olduğunu bilmeyerek Ankara&#8217;ya gittim. Bakan, Gazi Terbiye Enstitüsü Müdürlüğü&#8217;nü önerdi. Darülfünun&#8217;daki müderrisliğimin süreceğini de belirtti. Düşüneceğimi söyledim ve birkaç gün sonra cevabımı verdim. Bu görevi birkaç şarta bağlı olarak kabul edebileceğimi söyledim. Şartlarım şunlardı: Gazi Terbiye Enstitüsü&#8217;nün teşkilatını uygun bulmuyorum. Bu kurum için bir iyileştirme tasarısı hazırlayacağım. Bakanlık bu tasarının esasını uygun gördüğü takdirde, müdürlük görevini asaleten kabul edeceğim. Fakat o zamana kadar ancak vekâleten çalışabileceğim. Cemal Hüsnü Bey bu şartları uygun buldu. Ben de görevi vekâleten kabul ettim.<br />
Tasarıyı bir ay içinde hazırladım. Düşüncelerim şunlardı: Enstitüyü dört kat olarak düşünüyorum. En alt katta &#8220;<strong>Doğa Evi</strong>&#8221; var. İkinci katta &#8220;<strong>Uygarlık Evi</strong>&#8220;, üçüncü katta &#8220;<strong>Fikir Evi</strong>&#8220;, dördüncü katta &#8220;<strong>İlim Evi</strong>&#8221; bulunuyor. İlim Evi dört daireye bölünüyor:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Toplumbilim Dairesi, 2) Matematik Dairesi, 3) Doğa Dairesi, 4) Eğitbilim Dairesi. Bu mektepler &#8220;okutma ve öğretme&#8221; yerleri değil, yaşatma ve olgunlaştırma la&#8221;boratuvarlarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> Yeni Adam Doğuyor</strong><br />
Çamlıca&#8217;daki evimin yazı odasına çekildim. Tam altı ay bir münzevi, bir târiki dünya gibi yaşadım. Öğrencilerim beni unuttular! Dostlarım yan çizdiler. Ne kimse beni görüyor ne de ben kimseyi arıyordum. Yalnız bir kişi, bir erdem sahibi, büyük duygu ve gönül adamı beni hiç yalnız bırakmadı. Benim kendisini savsamama karşın o beni hiç yalnız bırakmadı. Bu kimse, komşum ve yakın dostum Servet Yesarioğlu&#8217;dur. O, eşsiz bir Sokrat&#8217;tır. içi, yaratıcı evrenin atılımları ve alçalan insanlara karşı acı ile doludur. Geldi gitti, her seferinde bana kuvvet ve ümit verdi. Servet Yesarioğlu&#8217;nun anıtsallaşan jestlerini, hiç unutamam.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne yapacaktım? Pedagogmuşum, yazarmışım, hatipmişim; iyi ama insanım da, ölümlüyüm de: Yiyeceğim, içeceğim de&#8230; Eğitim çağında çocuklarım var. Bunları büyüteceğim. Evimde benim kanımdan gelmeyen, fakat yetişmesini üzerime aldığım yetimler, kimsesizler de var. Bunlar yiyecek, içecek, giyecek istemezler mi? Ne yapacağım? Beyazıt Meydanı&#8217;nda ders veremem, camide vaaz edemem ya! Para yok, pul yok, dış hayat deneyimi yok. Şimdi ben ne iş görebilirim? Ticaret yapamam, param yok; param da olsa deneyimim yok. Bildiğim şeylerin hiçbiri bana para kazandıramaz: Pedagoji, sosyoloji, estetik&#8230; Bunlar insanı yaşatmaz. Acaba gündelik gazete yazarı olabilir miyim? Belki&#8230; Fakat bunun için de gidip patronlara yalvarmak gerek. Onu da ben yapamam. Kala kala haftalık bir gazete çıkarmaya kaldık. Gazi Enstitüsü müdür vekili iken Nurullah Ataç ile Ahmet Hamdi Tanpınar beni durmayıp yüreklendirirlerdi: &#8220;Bir dergi çıkarsanız da biz de yardım etsek.&#8221; Nurullah Ataç da aynı şeyi söylerdi: &#8220;Çıkarın, çıkarın; siz bir dergi çıkarın. Hep yardım ederiz.&#8221; Bu sözlerini unutmamıştım. Böyle candan arkadaş olduktan sonra&#8230; Hem neleri eksik? Kültürleri mi, yazın zevkleri mi, bilgileri mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Darülfünun&#8217;dan çıkarıldıktan sonra idi. Haftalık gazetemin adını verdim: Yeni Adam. Ahmet Hamdi Tanpınar ile evde oturup bir plan yaptık. Hatta Tanpınar, bazılarına imzasıyla mektup yazıp makale bile istedi. Saflık bu, sanki onlar da hazır, bekliyorlar; yaz deyince hemen yazıp gönderecekler!</p>
<p style="text-align: justify;">Ankara Caddesi&#8217;nde ilk idarehaneyi tuttum. Önce gazeteci arkadaşlar bu haberi çok iyi karşıladılar; okuyucularına bildirdiler, ilgi ve meraklarını hazırladılar. Her zaman olduğu gibi Peyami Safa, bu çok değerli ve düşünür yazarımız, güzel bir fıkra yazdı: &#8220;Ismayıl Hakkı&#8217;nın çıkaracağı gazetenin etrafına toplanacağız, onun başarılı olması kaçınılmazdır.&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni Adam&#8217;ı 3000 tane bastık. Hiç unutmam. İzmir&#8217;e 200 tane gönderecektik. Bayi Remzi Bey: &#8220;Böyle bir gazeteden İzmir&#8217;e 200 tane gider mi hiç; 1000 tane gönderelim.&#8221; dedi ve o kadar gönderdi, ilk sayıdan 1500 kadar satıldı. Sonradan öğreniyorum. Bayiler ilk sayıyı görünce almak bile istememişler: &#8220;Hani bunun kapağı?&#8221; demişler!</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni Adam düştükçe düştü, istanbul satışı 300&#8217;e kadar inmişti. Durum çok kötü idi. Fakat biraz abone geliyordu, ilk aylardan sonra kapanmak tehlikesi baş gösteriyordu. Günün birinde, yalnız Takfor Efendi&#8217;nin matbaasına 180 lira ödemem gerekiyordu. Kasa bomboştu. Ortalıkta ölüm havası esiyordu. Tak-for&#8217;un yanına gittim. Durumu anlatmak istedim. Bu çok ince ve duygulu insan, iyi vatandaş, telaşla döndü; ağlayan gözlerini bana çevirdi: &#8220;Beyim! Kapayacak mısın &#8216;<strong>Yeni Adam</strong>&#8216;ı?&#8221; dedi. Duraksamadan şu cevabı verdim: &#8220;<em>Sen söyle, daha dayanabilir misin</em>?&#8221; Takfor&#8217;un yüzü korkunç bir hâl aldı, beni paylar gibi şu sözleri söyledi: &#8220;Yeni Adam senin olduğu kadar bizimdir de. Onu kendi elimle kapayamam. Ben daha çok dayanırım. Sen beni düşünme hiç! Yalnız başdizgiciyi sana göndereyim, onunla konuş! O da insandır; yalnız ekmek parası ver, o da dayanır sanırım.&#8221; Başdizgicimiz Kopernik Efendi, idarehaneye geldi. Durumumuzu olduğu gibi anlattım. Cevap verdi: &#8220;Ben de insanım, hem sizin kim olduğunuzu biliyorum. Sizinle çalışmak benim için onurdur. Bana haftada iki-üç lira verin, idare ederim; işler düzelinceye kadar bana haftada iki-üç lira veriniz, yeter!&#8221; Cebimdeki üç lirayı verdim. Başdizgici aldı gitti. Bir süre sonra yine geldi ve sordu: &#8220;<em>Siz bana iki lira mı verdiniz; yoksa üç lira mı?</em>&#8221; Kopernik&#8217;e verdiğim liralardan biri ortasından ayrılmış, verdiğim iki lirayı dalgınlıkla üç olarak saymışım. Ne yaptığımı artık bilmiyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Nurullah Ataç ilk zamanlar yardımda bulundu, işi benimsemiş gibiydi. Fakat biliyorum, günün birinde bıkacak, beni yalnız bırakacaktı. Dediğim gibi oldu. Günün birinde idarehanede ben harıl harıl çalışırken Beberuhi taklidi yapıyor, çok gürültü ediyordu. Ev sahibi Refet Bey yanımızdaki dairede oturur; en ufak bir çıt olsa kapıyı açar: &#8220;Merak ettim, ne oluyor efendim?&#8221; diye içeri bakardı. Ben de çok bunalmış bir durumdaydım. Nurullah&#8217;ın bu çılgın neşesi bana dokunmuştu: &#8220;Nurullah! Ben Yeni Adam idarehanesini Beberuhi oynatmak için değil, ekmek parası kazanmak için açtım; bilmiş ol!&#8221; dedim. Nurullah Ataç&#8217;ın gözleri döndü, ayağa kalktı: &#8220;Vay! Beni kovuyorsunuz demek! Öyleyse ben de gidiyorum!&#8221; dedi. &#8220;Allah&#8217;a ısmarladık!&#8221; demeyi de unutmadı, çıktı gitti. Gidiş o gidiş! O tarihten sonra Nurullah&#8217;la çok görüştüm fakat hiçbir zaman eskisi gibi birbirimize yakın olmadık.</p>
<p style="text-align: justify;">Zaman oldu ki yapayalnız kaldım; yazı, düzelti, resim bulmak, kapak yapmak, sayfa bağlamak işlerini tek başıma yaptığım çok olmuştu. Fakat bir yardımcım vardı ki birçok şeye bedeldi. O da baş dizgicim Kopernik Efendi&#8217;dir. Kopernik hem dizgici, hem başdizgici, hem de yönetim memuru görevi görüyordu. En güç zamanlarımda yardımıma koşuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Mali durumum günden güne bozuluyordu. Bir zaman geldi, ayağıma giydiğim ayakkabıların altına pençe vurdurmak için 75 kuruş biriktiremez oldum. Ayakkabılarım | su alıyordu. Her gün, içine mukavva koyup gezebiliyordum. Aç kaldığımız günler de olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Hayatım, hzl. Ali Y. Baltacıoğlu)</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Edebiyatında Biyografi ve Otobiyografi</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/turk-edebiyatinda-biyografi-ve-otobiyografi.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Oct 2013 11:38:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretici Metinler]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=764</guid>

					<description><![CDATA[TÜRK EDEBİYATINDA BİYOGRAFİ VE OTOBİYOGRAFİ Bütün toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da hayat hikâyeleri metinlere konu olan ilk kişiler; yöneticiler, din büyükleri ve savaşlarda olağanüstü yararlıklar gösterdiklerine inanılan kahramanlardır. Bu kişilerin hayat hikâyelerini konu edinen metinlerin, günümüzdeki anlamıyla birer biyografi ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>TÜRK EDEBİYATINDA BİYOGRAFİ VE OTOBİYOGRAFİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bütün toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da hayat hikâyeleri metinlere konu olan ilk kişiler; yöneticiler, din büyükleri ve savaşlarda olağanüstü yararlıklar gösterdiklerine inanılan kahramanlardır. Bu kişilerin hayat hikâyelerini konu edinen metinlerin, günümüzdeki anlamıyla birer biyografi metni sayılabileceğini söylemek güçtür. Çünkü bu metinlerde kişilerin gerçek yaşam serüvenlerinin yanında, efsanevi kişilikleriyle biçimlenen eylem ve nitelikleri de anlatılmış, hatta birçok metinde olağanüstülükler, gerçeklerin önüne geçmiştir. Yazarların böyle bir tutum takınmalarının nedenini, bu metinlerin oluşturuldukları dönemin hâkim zihniyetinde ve gerçeklerinde aramak doğru olacaktır. Eski çağların, kahramanlara ve örnek kişilere çok fazla ihtiyaç duyulan bir zaman dilimi olduğu düşünüldüğünde bu dönemde yaşamış bazı kişilerin yüceltilerek kahramanlaştırılmasının ve toplumlarına birer model kişi olarak sunulmasının bir zorunluluktan kaynaklandığı düşünülebilir. Kişilerin, olağanüstülükleri olağan hâle getiren birer destan kahramanı gibi anlatılması, o dönem toplumlarının öz güven ihtiyacı bağlamında değerlendirilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilinen <span style="text-decoration: underline;">en eski biyografi metnini</span> <strong>Yunan tarihçi ve felsefeci Mestrius Plutarchus&#8217;un</strong> (MS 46 -120?), <strong>ilk otobiyografi metnini ise Aziz Augustinius olarak da bilinen filozof, tanrı bilimci, rahip Aurelius Augustinius&#8217;un</strong> (354 &#8211; 430) yazdığı kabul edilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Biyografi metinlerinin Türk edebiyat tarihindeki gelişim sürecinin daha iyi anlaşılabilmesi için eski dönemlerde oluşturulan bazı metin türlerinin bilinmesi gerekmektedir. Bu metin türlerinin en önemlileri şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>1. Siyer Kitapları:</strong></span> Sözlük anlamı &#8220;tavır, hareket, hayat tarzı, vaziyet, hâl, ahlâk&#8221; olan &#8220;<strong>siyer</strong>&#8220;, zaman içinde sadece Hz. Peygamberin hayatı anlamında kullanılmış ve bu amaçla yazılan eserlerin genel ismi olmuştur. Siyer kitapları, Hz. Peygamberin hayatının bütün yönleriyle ele alındığı ve anlatıldığı kitaplardır. Türkçe ilk siyer kitabı, Erzurumlu Kadı Mustafa Oarîr&#8217;in 1388&#8217;de Mısır&#8217;da yazdığı &#8220;<strong>Sîretü&#8217;n-Nebî</strong>&#8220;dir (Kitab-ı Siyer-i Nebi).</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>2. Kısâs-ı Enbiyâlar:</strong> </span>Peygamberlerin hayatlarının, kıssalarının ve mucizelerinin anlatıldığı kitaplara genel olarak &#8220;<strong>kısâs-ı enbiyâ</strong>&#8221; denir. Rabguzi&#8217;nin 1310&#8217;da Çağatay Türkçesiyle yazdığı &#8220;<strong>Kısasü&#8217;l-Enbiya</strong>&#8221; ile son dönem Osmanlı tarihçi ve hukukçularından Ahmet Cevdet Paşa&#8217;nın yazdığı &#8220;<strong>Kısas-ı-Enbiya</strong>&#8220;, bu türdeki Türkçe kitapların en önemlileridir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>3. Tezkiretü&#8217;l Evliya, Menâkıbnâme ve Velâyetnâmeler:</strong></span> Tasavvuf büyüklerinin hayatlarının ve kerametlerinin anlatıldığı kitaplardır. Sinan Paşa&#8217;nın (1440-1486) &#8220;<strong>Tezkiretü&#8217;l-Evliya</strong>&#8220;sı, bu tür eserlerin en önemlilerindendir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>4. Destanî Hikâyeler:</strong> </span>Bunlar, din uğruna yapılan savaşlarda üstün başarılar gösteren kişilerin mücadelelerinin menkıbevi bir dille anlatıldığı kitaplardır. <strong><a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/hamzaname.htm">Hamzanâme</a>, <a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/battalname.htm">Battalnâme</a> ve <a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/danismendname.htm">Danişmend-nâme</a>ler</strong>; bu türden eserlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>5. Şuarâ Tezkireleri:</strong></span> Bunlar, şairlerin hayatlarının, eserlerinin ve edebî niteliklerinin belli bir düzenle anlatıldığı, şiirlerinden örnekler verildiği eserlerdir. Çağatay Türkçesinin en önemli temsilcisi olan <strong>Ali Şir Nevâî</strong> tarafından 1491&#8217;de yazılan <strong>Mecâlisü&#8217;n-Nefâis</strong>, <span style="text-decoration: underline;">Türk edebiyatındaki</span> <strong>ilk şuarâ tezkiresi</strong>dir. <span style="text-decoration: underline;">Anadolu&#8217;da</span> <strong>ilk şuarâ tezkiresi Sehî Bey</strong> tarafından 1538&#8217;de kaleme alınan <strong>Heşt Behişt</strong>&#8216;tir. <strong>Lâtîfî</strong> ve <strong>Âşık Çelebi</strong>&#8216;nin tezkireleri de bu türde yazılmış önemli eserler arasındadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em> Şuarâ tezkireleri, Türk edebiyatındaki ilk biyografi metinleridir.</em> Buradan yola çıkarak <strong>Ali Şir Nevâî</strong>&#8216;nin <strong>Mecalisü&#8217;n-Nefâis</strong>&#8216;inin de Türk edebiyatındaki ilk biyografik eser olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi yukarıda da belirttiğimiz gibi, &#8220;<strong>Mecâlisü&#8217;n-Nefâis</strong>&#8216;ln yazılmasından önce de kişilerin hayat hikayeleriyle ilgili birçok metin kaleme alınmıştır. Ancak bu metinlerin bir bölümünü <a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/tag/destanlar">destan</a>sı niteliklerinin ağır basması, bir bölümünü de tarihsel metinlerle büyük ölçüde benzerlik göstermesi bakımından biyografi metinleri içinde değerlendirmek çok güçtür.</p>
<p style="text-align: justify;">Biyografi kitaplarının sayısında, Tanzimat&#8217;la birlikte belirgin bir artış yaşanmış, günümüze dek yüzlerce biyografi kitabı yazılmış, ayrıca ansiklopedilerin, <a title="edebiyat" href="https://www.edebiyatogretmeni.info/">edebiyat</a> tarihlerinin vb. kitapların içinde binlerce biyografi metnine yer verilmiş, İnternet kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte sadece biyografik metinlerin yer aldığı birçok site kurulmuştur. Biyografide nitelik ve nicelik bakımından ulaşılan bu seviyeye, otobiyografi metinlerinde ulaşılamamıştır. Bu anlamda ülkemiz yazarlarının metinlerinde sadece kendilerini değil; kendileriyle birlikte dönemlerini ve çevrelerini de merkeze alarak anılarını anlatmayı tercih ettiklerini söyleyebiliriz. <strong>Aziz Nesin</strong>&#8216;in <strong>Böyle Gelmiş Böyle Gitmez</strong>,<strong> Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu&#8217;nun Hayatım, Hasan Cemal&#8217;in Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım</strong> isimli eserleri otobiyografik nitelikleri ağır basan metinlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>BİYOGRAFİ ÖRNEĞİ:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Âşık Çelebi ve Kâtibî ile ilgili aşağıdaki metinler, 16. yüzyıl tezkirecilerinden olan Lâtifî&#8217;nin, daha çok Lâtifi Tezkiresi diye bilinen Tezkiretü&#8217;ş-Şuarâ ve Tabsıratü&#8217;n-Nuzemâ isimli eserinden alınmıştır. Yazar, ilk kuşak biyografi metinleri arasında yer alması yönüyle Türk edebiyat tarihinin önemli metinlerinden sayılan bu eserinde, şairler hakkında bilgi verirken genel olarak şöyle bir yol izlemiştir: Yazar, incelediği şairlerin asıl isimlerini, memleketlerini karakteristik çizgileriyle hayat hikâyelerini, görevlerini, eserlerini belirtmiş; bazen şairle ilgili bir anekdota ya da şiirlerinin özellikleriyle ilgili bazı bilgilere, sonda da şairin değerine göre şiirlerinden seçilmiş birkaç beyte yer vermiştir. Yazar, beğenilerini ve eleştirilerini çoğunlukla gerekçelendire-rek dile getirmiş, beğendiği şairlerle ilgili övgü dolu sözler söylerken genellikle mübalağalı bir dil kullanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Âşık Çelebi Bursa&#8217;dan, bilginler zümresinden ve çağımız şairlerindendir. Halk arasında Nattazâde adıyla bilinip tanınır. Soyu yüce olup gerçek seyyidlerdendir. Bilgi ve olgunluğundan başka, şiiri, nesri ve gönül çeken gazelleri vardır. <strong>Hüseyin Vaiz&#8217;in Ravzatü&#8217;ş-Şühedâ</strong> adlı kitabını Farsçadan Türkçeye çevirmiş, münasebet düşürüp uygun yerlerine ayet, hadis ve erenlerin menkıbelerinden yararlı pek çok şeyi, bu tercümeye ilâve etmiştir. Bu birkaç matla, onun yeteneğinin ürünüdür:</p>
<p><em>Ar eder ben zerre-i sergeşteden ol âfitâb</em><br />
<em> Mihrim efzân olduğunca benden eyler ictinâb</em></p>
<p><em>Jaledir demiş dür-i dendânın ey hokka dehen</em><br />
<em> Goncaya incinme oldur anın ağzına düşen</em></p>
<p><em>Arız olmuş çeşm-i dildâra remed tutmuş nikâb</em><br />
<em> Sandım anı göricek nımi tutulmuş âfitâb</em></p>
<p><em>Âşık işitsek yanar ve vehm âteşinden canımız</em><br />
<em> Korkarız ol mübtelâdan kim seve cananımız</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biyografi Türü</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/biyografi-2.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2013 23:36:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=720</guid>

					<description><![CDATA[Kendi alanlarında ünlü olmuş siyasetçi, bürokrat, asker, edebiyatçı, sporcu, bilim adamı, sanatçı, edebiyatçı, gazeteci, iş adamı vb.nin yaşam hikayelerinin anlatıldığı, kitaplarının tanıtıldığı, memleketlerine ve insanlığına neler kazandırdıklarının veya  kaybettirdiklerinin dile getirildiği metinlere biyografi (hayat hikâyesi, yaşam öyküsü) adı verilir. Eskiden ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kendi alanlarında ünlü olmuş siyasetçi, bürokrat, asker, edebiyatçı, sporcu, bilim adamı, sanatçı, edebiyatçı, gazeteci, iş adamı vb.nin yaşam hikayelerinin anlatıldığı, kitaplarının tanıtıldığı, memleketlerine ve insanlığına neler kazandırdıklarının veya  kaybettirdiklerinin dile getirildiği metinlere <strong>biyografi</strong> (hayat hikâyesi, yaşam öyküsü) adı verilir. Eskiden bu çeşit metinlere <strong>tercüme-i hâl</strong> denirdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Biyografi yazarı, metnini oluştururken şunlara dikkat etmelidir:</strong><br />
<strong>1.</strong> Biyografi yazarı, bir bilim adamı titizliğiyle çalışmalı, tarafsız ve gerçekçi olmalıdır. Biyografisini anlattığı kişiye &#8220;dost-düşman, iyi-kötü&#8221; gibi kategorik yaklaşımların dışına çıkarak, &#8220;yaşamı ve eserleri, nesnel bakış açısıyla yansıtılacak bir kişi&#8221; olarak bakmalıdır. Yazarın öznel bir bakış açısına sahip olması; bazı gerçekleri çarpıtmasına ve söz konusu kişiyi övgüler ya da yergilerle anlatmasına yol açabilir ki bu da oluşturacağı metnin inandırıcılığına gölge düşürür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2.</strong> Biyografi yazarı, anlatacağı kişiyle ilgili birtakım araştırmalar yapmalı, metnini oluşturmaya daha sonra geçmelidir. Bu araştırmalar, bazı belgelerin incelenmesi, biyografisi yazılacak kişinin ve onu tanıyan kişilerin mektup, günlük ve anılarının okunması, biyografisi yazılacak kişinin yaşadığı döneme ait tarihî, siyasi, sosyal, edebî vb. olayların öğrenilmesi sürecini içerir. Biyografisi yazılacak kişi, hayattaysa kendisiyle mutlaka görüşülmeli, bu görüşmeler kayda geçirilmeli, mümkünse bunun için bir kamera kullanılmalıdır. Biyografisi yazılacak kişiyi tanıyanlar hayattaysa onlardan da söz konusu kişiyle ilgili bazı bilgiler alınmaya çalışılmalı, bu kişilerin anılarından yararlanma yoluna gidilmelidir. Yazarın yeri geldikçe bu bilgi, belge ve kişilerden söz ederek anlattıklarını bunlara dayandırması, hem o kişinin yaşamının tüm boyutlarıyla ortaya konmasını hem de oluşturulacak metnin inandırıcılık niteliğine sahip olmasını kolaylaştırır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.</strong> Biyografiler, öğretici metin türleri içinde yer alır. Bilgilendirme, bu metinlerin temel yazılış amacıdır. Ama bir metnin, öğretici nitelikler taşıması o metnin aynı zamanda ilgi çekici bir metin olmasına engel değildir. Bir biyografi metninin hem bilgi verici hem de ilgi çekici olması, o metnin daha çok kişi tarafından okunmasını sağlar. Herkesçe bilinen gerçeklerin tekrarından öteye geçemeyen, merakları gideremeyen ve okuyucuda söz konusu kişiyle ilgili olarak &#8220;Bu kişinin yaşamında merak uyandıracak herhangi bir şey yok.&#8221; yargısının oluşmasına neden olan biyografi metinlerinin, ilgi çekici metinler olduklarını ve geniş bir okuyucu kitlesine hitap ettiklerini söylemek çok güçtür. Biyografi metni, biyografisi anlatılan kişinin &#8220;önemli&#8221; ve &#8220;farklı&#8221; taraflarının görülmesini sağlamalıdır. Bu da büyük ölçüde o kişinin diğer insanlardan farklı, özgün, sıra dışı niteliklerinin ortaya konmasına ve yaptıklarının toplumdaki etkilerinin dile getirilmesine bağlıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.</strong> Bütün öğretici metinlerde olduğu gibi biyografi metinlerinde de anlaşılır olmak, temel şarttır. Bu tür metinlerin açık, yalın, duru, akıcı ve sürükleyici bir anlatıma sahip olması, okuyucuların bu metinlerde dile getirilenleri anlamalarını ve yorumlamalarını kolaylaştırır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5.</strong> Biyografiler, kültür ve uygarlık tarihi açısından büyük önem taşıyan metinlerdir. Bu metinler, önemli kişilerin hayatlarının, kişiliklerinin ve eserlerinin yeni kuşaklara tanıtılmasında önemli rol oynar. Kültürel değerlerin ve bu değerlerin yaratıcılarının geçmişin karanlıklarından çıkarılarak hayatın içine dâhil edilmesini, böylece de bu değerler sisteminin sürerlik kazanmasını sağlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6.</strong> Biyografi metinlerinin kısalığı-uzunluğuyla ilgili bir sınır çizilemez. Bir biyografi metni antolojilerde, ansiklopedilerde, yıllıklarda, kitapların ilk sayfalarında ya da arka kapaklarında birkaç paragraf ya da sayfayla sınırlandırılmış olabileceği gibi birkaç yüz sayfalık uzun bir metin de olabilir. Bir kitap hacmine ulaşmayan biyografilerde; kişinin yaşamı, karakteristik özellikleri ve eserleri hakkında kısa bilgiler verilir, bunlar ana hatlarıyla belirtilir. Kitabımızın bu bölümündeki örnek metinler, bu tür kısa biyografi metinleridir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> 7.</strong> Bir tek kişinin biyografisini ele alan, bu kişiyi bütün yönleriyle okuyuculara tanıtmayı amaçlayan, belli bir düzene göre oluşturulan biyografi kitapları, birer monografi olarak da değerlendirilebilir. Bu tür metinlerdeki düzeni Yrd. Doç. Dr. Ahmet Çoban&#8217;ın Ahmet Haşim&#8217;in biyografisini ele aldığı &#8220;Göller ve Çöller Şairi Ahmet Haşim&#8221; isimli yapıtından yola çıkarak somutlaştırabiliriz. Yazar bu yapıtında Ahmet &#8216;Haşim&#8217;in hayat hikâyesini, türlü özelliklerini ve şiirlerini şu başlıklar altında incelemiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">Kişilerinin hayat hikâyelerinin romanlaştırılarak anlatılmasıyla oluşturulan metinlere biyografik roman denir. Biyografik roman, bir biyografi değil, romandır. Bu tür metinler, öğretici metinler içinde değil edebî metinler içinde ele alınır. Bu tür metinlerin, kurgulanmasında biyografik öğelerden geniş ölçüde yararlanılır. <strong>Oğuz Atay</strong>&#8216;ın <strong>Bir Bilim Adamının Romanı</strong>, <strong>Beşir Ayvazoğlu</strong>&#8216;nun <strong>Bozgunda Fetih Rüyası</strong> isimli eserleri bu türe örnek gösterilebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anı (Hatıra) Türü Tarihsel Gelişimi ve Türk Edebiyatında Anı</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/ani-hatira-turu-tarihsel-gelisimi-ve-turk-edebiyatinda-ani.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2013 23:13:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=713</guid>

					<description><![CDATA[Kişilerin yaşadıkları ya da tanık oldukları bazı olayları, bu olayların üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra yazıya aktarmalarıyla oluşan metinlere anı denir. Kişilerin, anılarını yazmalarının çeşitli nedenleri vardır. Bir kişi, anılarını yazarak temelde insanlık tarihine kendisiyle ilgili bir not düşmek; ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kişilerin yaşadıkları ya da tanık oldukları bazı olayları, bu olayların üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra yazıya aktarmalarıyla oluşan metinlere anı denir.<br />
Kişilerin, anılarını yazmalarının çeşitli nedenleri vardır. Bir kişi, anılarını yazarak temelde insanlık tarihine kendisiyle ilgili bir not düşmek; kendi kuşağına ve kendinden sonrakilere &#8220;<strong>Bu dünyada ben de yaşadım, beni tanıyın ve unutmayın!</strong>&#8221; demek ister. İnsana özgü bir gerçeklik olan <strong>&#8220;unutulmama isteği&#8221;</strong>, anı metinleri aracılığıyla somut bir ürüne dönüşür. Kişilerin, anılarını yazmalarının diğer nedenlerini &#8220;<strong>Bu dünyada ben de yaşadım, beni tanıyın ve unutmayın!</strong>&#8221; yargısını merkeze alan farklı açılımlar içinde görmek doğru olacaktır. Bu açılımları şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>1. Tecrübelerden başkalarının da yararlanmasını istemek: Aynı yanlışların başkaları tarafından yapılmasına engel olmak, olumlu sonuçlar doğuracağına inanılan eylemlerin başkaları tarafından da yapılmasını sağlamak.</li>
<li>2. Nedeni, gelişme süreci, sonuçları tam olarak bilinmeyen bazı olayların üzerindeki sis perdesini kaldırmak, böylelikle bu olayları açıklığa kavuşturmak ya da bu olayların farklı açılardan da görülebileceğini ortaya koymak.</li>
<li>3. Toplumsal, politik, ekonomik vb. değişimlerin nedenlerinin irdelenmesine yardımcı olmak.</li>
<li>4. Unutulmaya yüz tutmuş hayat tarzlarını, değerler sistemini yeni kuşaklara tanıtmak ya da bunların sürekliliğini sağlamaya çalışmak.</li>
<li>5. Tarih ve kamuoyu karşısında kendini aklamaya çalışmak ya da pişmanlıklarını dile getirmek.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Bir kişinin anıları okunarak o kişinin yaşadığı zaman diliminin türlü özellikleri, o zaman diliminde yaşamış kişilerin yaşam serüvenleri ve çeşitli özellikleri hakkında bilgi sahibi olunabilir. Bu anlamda anılar, kişisel ve öznel yanlarından ötürü belge niteliği taşımaktan biraz uzak olsalar da araştırmacılar, tarihçiler ve biyografi yazarları açısından görmezden gelinemeyecek derecede önemli metinlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anıların yalın, açık, duru, akıcı, sürükleyici ve samimi bir anlatımla, olabildiğince nesnel bir tavırla; gözlemlere ve sağlam bilgilere dayanılarak yazılması, metne ayrı bir değer katar. Anıların, bilgi verme niteliğine sahip olmalarının yanında, canlı, okuyucuya zevk verici bir anlatıma sahip olmaları da son derece önemlidir. Sadece kuru bilgilerin anlatıldığı, okuyucuya zevk vermeyen bir metin, anı niteliğinden sıyrılıp bir tarih metnine dönüşme riskini taşır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anı, kişisel yaşamı konu alması, kişinin yaşadıklarını, tanık olduklarını ve duydukları dile getirdiği bir metin türü olması yönüyle &#8220;<a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/gunluk-2.htm">günlük</a>le benzerlik gösterir. <span style="text-decoration: underline;">Anıyla günlük arasındaki en önemli fark, metinde anlatılanların yaşanmasıyla yazıya aktarılması arasındaki zaman aralığının uzunluğu-kısalığıyla ilgilidir</span>. Günlükte, yaşamakla yazmak arasında çok kısa bir zaman aralığı vardır. Bu zaman aralığı, birkaç günü geçmez, geçmemelidir. Anıda ise bu zaman aralığı, on yıllarla ifade edilebilecek kadar geniş olabilir.<br />
Bir olayın yaşanmasının üzerinden yıllar geçtikten sonra yazıya aktarılmak istenmesi, bazı riskleri de beraberinde getirmektedir: Bunların en önemlisi aradan geçen onca süreden sonra yazarın bazı olayları ya tümden unutabilecek ya da eksik ve yanlış hatırlayabilecek olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anıya konu olan olayların üzerinden çok uzun zaman geçmesine karşın yazarların bu olayları bugün yaşanmış gibi çok ayrıntılı anlatmaları ve bu metinlerde uzun diyaloglara yer vermeleri; okuyucuların kafasında bazı soru işaretlerinin oluşmasına neden olabilir. Okuyucunun okuduğu bir anı metni karşısında &#8220;Anı, sonuçta hatırlamalar üzerine kurulan bir metin türüdür. Aradan bunca sene geçmesine rağmen yazar nasıl oluyor da bu olaylara ait en küçük ayrıntıları bile rahatlıkla hatırlayabiliyor?&#8221; sorusunu sormasına neden olabilecek bu durumun, yazarın inandırıcılığına ve metnin samimiyetine gölge düşürebileceği unutulmamalıdır. Böyle bir soru, yayımlanma amacı güdülmeden oluşturulan günlüklerle ilgili olarak sorulabilecek en son sorudur herhalde. Çünkü günlükte anlatılan olay, unutulmaya neden olabilecek bir süre geçmeden yazıya aktarılmak durumundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anı yazma noktasında risk, günlük yazma noktasında avantaj olarak değerlendirilebilecek bazı durumlar, başka bir açıdan bakıldığında çok farklı şekilde de algılanabilir. Söz gelimi günlük yazarı, bir olayı, yaşarken ya da olayın üzerinden çok uzun bir süre geçmemişken yazısını oluşturmak zorundadır. Bu zorunluluk, günlük yazarının söz konusu olayla ilgili bazı eksik ya da yanlış değerlendirmelerde bulunmasına neden olabilir. Anıda böyle bir durumun yaşanması güçtür. Çünkü olayların üzerinden uzun bir süre geçmesi, anı yazarının o olaylarla ilgili eksik taşları yerli yerine oturtmasına, onlarla ilgili daha <a title="sağlık" href="http://www.kadinlarsitesi.com/sayfa/saglik/">sağlık</a>lı değerlendirmeler yapmasına olanak sağlayacaktır. Günlük yazarı, olaylara tek pencereden bakar; o pencere, yazarın gözlemledikleri ve yaşadıklarıyla sınırlıdır. Oysa anı yazarının geçmişe dönüp bakmasını sağlayan birçok pencere vardır: Olaylar geçmişte kalmış, başka kişilerin o olaylarla ilgili daha önce bilinmeyen görüşleri ortaya çıkmış, olaylar daha bir berraklığa kavuşmuştur. Bütün bunlar, anı yazarının geçmişteki olayları farklı bakış açılarıyla değerlendirmesini, böylelikle gerçekleri olanca çıplaklığıyla ortaya koymasını ve günlüğe oranla daha gerçekçi bir metin oluşturmasını olanaklı kılar. Elde ne kadar çok veri varsa, olaylar da o kadar net biçimde açığa çıkmış olur. Resmî belgeler, mektuplar, başkaları tarafından yazılmış günlükler, anılar vb. bu tür veriler arasında sayılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anı ile günlük arasındaki farklardan biri de anlatılanların merkezinde kimin olduğu noktasında ortaya çıkmaktadır. Günlük, daha ben merkezli bir metin türüdür. Günlük yazarı daha çok kendi yaşadıklarını anlatır. Ama anı yazarı bazen kendisini geriye çeker, sadece gözlem ve izlenimlerini aktarır. Kesin bir yargı ve genelleme olmamak kaydıyla bu konuda şöyle bir çıkarım yapılabilir: Günlük, yaşananların, günlük tutan kişi üzerindeki etkilerinin; anı ise toplumun geneli üzerindeki etkilerinin anlatılmasına daha uygun metin türleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anı, sadece olayların anlatıldığı bir metin türü değildir. Anılarda olaylar kadar kişiler de ön plana çıkar. Hatta sadece kişilerin anlatıldığı anı metinleri bile vardır. Buradan yola çıkarak anıları iki ana başlık altında inceleyebiliriz:</p>
<p style="text-align: justify;">A. Olay merkezli anılar: Adından da anlaşılacağı üzere bu tür metinlerde yazar, yaşa&#8217;dığı, tanık olduğu ya da duyduğu olayları anlatır.<br />
B. Kişi merkezli anılar: Herkes, hayatı boyunca çeşitli nedenlerle (yaşıt olmak, akraba olmak, arkadaş olmak, aynı kentte yaşıyor olmak, aynı kurumda çalışıyor olmak, aynı ya da muhalif siyasi görüşlere sahip olmak vb.) bazı kişilerle tanışır, onlarla yakın ya da uzak bir iletişim ve etkileşim sürecine girer. Kişi merkezli anılar, bazı kişilerin yazar üzerinde bıraktığı izlenimlerin ya da onlarla yaşanan bazı olayların anlatımı üzerine kurulmuş, kişilerin türlü özellikleri üzerinde yoğunlaşmış metinlerdir. Bu tür metinleri; yazarların, tanıdıkları kişilerin hayat öykülerini anlattıkları metinler olarak görmek yanlıştır. Zaten kişilerin hayatlarının anlatıldığı bir metin, anı olmaktan çıkar, bir biyografiye dönüşür. Kişi merkezli anılarda yazar, tanıdığı kişilerin, özellikle betimleyici anlatımdan yararlanarak karakteristik özelliklerini anlatır, yani o kişilerin portrelerini çizer, onların kendisinde bıraktığı izlenimleri aktarır, onlarla yaşanmış ilginç ve önemli olayları dile getirir. Bunlar, bir bakıma yazara sorulan &#8220;Bu kişi sizin için ne anlam ifade ediyor, bu kişinin adını bugün duyduğunuzda neler hissediyorsunuz, bu kişiyle ilgili bir anınızı anlatır mısınız?&#8221; vb. soruların cevabı olabilecek metinlerdir. Kişi merkezli anılar, genellikle anı-portre niteliği taşır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anılar temelde öyküleyici anlatım türünden yararlanılarak yazılır. Hem olay çevresinde gelişen edebî metinlerin hem de kişisel hayatı konu alan öğretici metinlerin oluşturulmasında kullanılan bir anlatım türü olan öyküleyici anlatımda beş öge önemli rol üstlenir: Olay, kişi, zaman, mekân, anlatıcı. Bunlardan &#8220;olay&#8221; ve &#8220;anlatıcı&#8221; kavramları üzerinde duralım:<br />
Bir arada bulunmak zorunda olan en az iki kişinin veya iki kişi yerine geçen kavram veya varlığın bireysel farklılıklar sebebiyle karşı karşıya gelmesi veya çatışması sonucu ortaya çıkan eyleme olay denir. Bu eylem, başka eylemlerin oluşmasını da sağlayıp bir eylem dizisine dönüştüğünde şu adlardan birini alır:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Olay zinciri, olay örgüsü:</strong>  Öğretici metinlerde anlatılan eylem dizisine olay zinciri, kurmaca metinlerde anlatılan eylem dizisine ise olay örgüsü denir. Olay çevresinde gelişen edebî metinler (öykü, roman vb.) birer kurmacadır. Dolayısıyla bu tür metinlerde anlatılanlar, &#8220;<strong>olay örgüsü</strong>&#8221; bağlamında değerlendirilir. <strong>Gezi yazısı</strong>, <a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/gunluk-2.htm"><strong>günce</strong></a>, <a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/mektup-2.htm">mektup</a>, anı gibi kişisel hayatı konu alan öğretici metinler ise kurmaca dünyada değil gerçek dünyada var olan, yaşanmış olaylar üzerine kurulur. Bu nedenle de bu tür metinlerde anlatılan olaylar olay zinciri bağlamında ele alınır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyküleyici anlatımda olayları anlatan kişiye anlatıcı denir. Öyküleyici anlatımla oluşturulan edebî metinlerin (hikâye, roman vb.) anlatıcılarıyla öyküleyici anlatımla oluşturulan öğretici metinlerin anlatıcıları, nitelik bakımından farklılık gösterir. Edebî metinleri oluşturan bütün unsurlar kurmacadır. Yani bu tür metinlerde anlatılan olaylar, kişiler, zamanlar, mekânlar gerçek dünyada var oldukları için değil, metnin yazarı tarafından var edildikleri için vardır. Aynı şekilde bu metinlerdeki olay örgülerinin anlatıcıları da kurmacadır: Metnin yazarı başka, anlatıcısı başkadır. Anlatıcıyı da var eden yazarın kendisidir. Yazar, olayların anlatıcısını bazen metindeki kahramanlar (kahraman anlatıcının bakış açısı) bazen olay örgüsünü gözlemleyenler arasından seçer (gözlemci anlatıcının bakış açısı), bazen de her şeyi bilen bir anlatıcı (<a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/ilahi-tanrisal-bakis-acisi.htm">ilahi bakış açısı</a>) yaratır. Bu anlatıcıların ortak özelliği, yazar tarafından yaratılmış, kurmaca anlatıcılar olmalarıdır.<br />
Öyküleyici anlatımla oluşturulmuş anı, günlük, gezi yazısı gibi öğretici metinlerin anlatıcıları ise gerçek kişilerdir. Bu kişiler, o metinleri oluşturan yazarların kendileridir. Söz gelimi bir anı metninde geçen &#8220;Birkaç gün sonra kuşun delmeye çalıştığı ağacın yanına gittim. Ağaca bir cevizden biraz büyükçe ve çok düzgün yuvarlak bir delik açmış olduğunu gördüm. İlkin bu deliğin içine yuva yapacağını sandım.&#8221; cümlelerinde sözü edilen eylemleri (gittim, gördüm, sandım) yapanla bunları anlatanlar farklı kişiler değildir. O olay zincirini gerçekleştiren de anlatan da yazarın kendisidir. Olay zinciri, kurmaca kişiler tarafından gerçekleştirilmediği ve kurmaca anlatıcılar tarafından anlatılmadığı için bu tür metinler gerçek bir anlatıcı olan yazarın &#8220;ben&#8221; (birinci tekil kişi) merkezli anlatımı etrafında şekillenir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"><em> Anılarda dil çoğunlukla göndergesel işlevde ve heyecana bağlı işlevde kullanılır.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>ANININ TARİHSEL GELİŞİMİ:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Anı türünün tarihsel gelişimini anlatmadan önce bazı metinlerin sınıflandırılmasının güçlüğüyle ilgili şöyle bir saptama yapabiliriz: Özellikle eski çağlarda oluşturulan kimi eserlerde yazarlar; hayat, bilim, tarih, edebiyat, sanat, felsefe, din gibi çok çeşitli alanlardaki görüşlerini aynı metin üzerinde anlatma, bu metinleri de çoğunlukla anılarıyla ya da söylencelerle zenginleştirme yoluna gitmişlerdir. Metin türlerinin kendilerine özgü temel nitelikleri uzun bir süreç içinde oluşmuştur. Bu süreç, günümüzde de devam etmektedir. Metinleri anı, biyografi, otobiyografi, gezi yazısı vb. adlar altında toplamak, ancak Modern Dönem edebiyat incelemelerinde ortaya çıkan bir sınıflandırma yöntemidir. Bütün bunlar dikkate alınırsa özellikle eski çağlarda oluşturulmuş bazı metinlerin belli bir metin türüne dâhil edilerek sınıflandırılmasının çok da kolay olmadığı anlaşılacaktır. Aslında bu, sadece eski çağlara özgü bir sorun değildir. Günümüzde de benzer sorunlar vardır. Söz gelimi bir biyografi yazarının, biyografisini yazdığı kişiyle ilgili bilgiler verirken bir taraftan da o kişiyle ilgili anılarını anlatması, ortaya çıkacak metnin sınıflandırılmasını güçleştirecektir. Bu konuda sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Anının, kişisel yaşamı konu alan bir metin türü olması ve geçmişteki olayların aktarılması üzerine kurulması, bazı eserlerin metin türü bakımından sınıflandırılmasını özellikle anı-gezi yazısı-günlük-otobiyografi-biyografi noktasında zorlaştırmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Anı türünde yazılmış eserlerin ilkinin</span>, <strong>Anabasis</strong> olduğu kabul edilir. <strong>Ksenophon</strong>&#8216;un bu eseri Türkçeye On binlerin Dönüşü ismiyle çevrilmiştir. Eserle ilgili olarak şu bilgiyi verebiliriz: Pers prensi Kyros, Pers tahtını ele geçirmek için ağabeyi Kral Artak-serkses&#8217;e karşı Yunan paralı askerlerini de içine alan bir orduyla MÖ 401&#8217;de Lidya&#8217;nın Sardes kentinden yola çıkmış, <strong>&#8220;Anabasis&#8217;ın yazan Ksenophon da bu sefere bir &#8220;</strong>savaş muhabiri&#8221; olarak katılmıştır. Fırat üzerinde Kunaksa&#8217;da yapılan savaşta Prens Kyros ve generalleri öldürülünce kaderin bir cilvesi olarak Ksenophon savaş muhabirliğinden ordu komutanlığına geçmiş ve savaşı kazanmayı başarmıştır. Ardından Yunan ordusunu Anadolu içlerinden kuzeydoğuya doğru yürütmüş, Karadeniz kıyılarından yola devam ederek onların anayurtlarına dönmelerini sağlamıştır. Anabasis, yurtlarından 2400 km uzakta, düşman bir ülkede kalan bu askerleri kurtuluşa kavuşturan Ksenophon&#8217;un ve çevresindekilerin başlarından geçen akıl almaz serüvenlerin anlatıldığı bir eserdir. Bu eser, bazı yönleriyle otobiyografi, bazı yönleriyle gezi yazısı niteliği taşımasına karşın daha çok anı türünün özelliklerini üzerinde taşımaktadır.<br />
Anı türünün, Doğu toplumlarında da uzun bir geçmişinin olduğu söylenebilir. Genellikle bilge kişilerin ve peygamberlerin yaşamları çevresinde gelişen olayların anlatıimasıyla oluşturulan bu anılar, çoğunlukla kutsal inançlar ve kavramlar bağlamında sözlü gelenek içinde yaşatılmış ve zaman içinde yazıya aktarılmıştır. Söz gelimi İslam&#8217;da Hazreti Muhammed&#8217;in sözlerinin, davranışlarının ve yaşadığı olayların öğrenilmesi ve öğretilmesiyle ilgili kesin kuralların bulunması; sünnet terimiyle karşılanan bu söz ve davranışların zaman içinde yazıya aktarılması ve bunların hadis bilimi ışığında incelenmesi ve değerlendirilmesi sonucunu doğurmuştur. Hazreti Muhammed&#8217;in sözlerinin, davranışlarının ve yaşadığı olayların; bunlara tanıklık eden kişiler tarafından başkalarına, bir süre sonra da yazıya aktarılmasıyla oluşturulan metinler (hadis kitapları), edebiyat incelemesi açısından anı türünde oluşturulan metinlerle önemli benzerlikler göstermektedir. En önemlisi Sahih-i Buhari olan bu kitapları, klasik anı kitaplarından ayıran iki önemli fark vardır:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><strong>1. Klasik anı kitapları, edebiyatın, edebiyat tarihinin ve edebiyat biliminin ilgi alanına girerken bu kitaplar temelde başka bir bilim dalının (hadis biliminin) inceleme alanına girer.</strong></li>
<li><strong>2. Klasik anı kitapları, bir kişinin kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları anlatmasıyla oluşturulurken bu kitaplar farklı kişilerin aynı kişiyle ilgili anılarını anlatmalarıyla oluşturulur. Yani bu tür kitaplar farklı kişilerin aynı kişiyle ilgili çeşitli anılarının yer aldığı birer &#8220;anı seçkisi&#8221; olarak da düşünülebilir.</strong></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>TÜRK EDEBİYATINDA ANI</strong></span><br />
Orhun Abideleri&#8217;nin bazı bölümleri anı türündeki metinlerle çeşitli açılardan benzerlik gösterse de Türk edebiyatında anı türünde yazılan ilk eserin, Hindistan&#8217;da Babür İmparatorluğunu kuran Babür Şah&#8217;ın Vakâyî&#8217;si olduğu kabul edilir. Babür Şah, Babürnâme olarak da anılan bu eserinde 1494 yılında tahta çıkışından 1524&#8217;e kadar yaşadığı çeşitli olayları anlatmıştır. Çağatay lehçesiyle yazılan &#8220;<strong>Babürnâme</strong>&#8220;, birçok açıdan gezi yazıları ve <strong>otobiyografi</strong>lerle benzer nitelikler taşımaktadır.<br />
Hive hanlarından Ebülgazi Bahadır Han&#8217;ın 17. yüzyılın ikinci yarısında yazdığı Şecere-i Türk, yer yer anı karakteri gösteren bir tarih kitabıdır. Ebülgazi Bahadır Han, bu eserinde temelde tarihsel bilgiler aktarmakla birlikte kendi başından geçen bazı ilginç olayları da anlatmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eserlerinde yaşam serüveninden ve anılarından söz eden başka bir kişi de 17. yüzyıl bilgin ve düşünürlerinden Kâtip Çelebi&#8217;dir. Yaşadığı zaman dilimini her açıdan aşmış bir kişi olan Kâtip Çelebi, Süllemiü&#8217;l-Vusûl, Mizanü&#8217;l-Hak, Fezleke, Cihannüma, Keşfü&#8217;z-Zunun gibi eserlerinin kimi yerlerinde anılarına yer vermiştir.<br />
Bunların dışında bazı yazarlar, tarih kitapları, vakayinameler, sefaretnâmeler, seyahatnameler ve şuara tezkirelerinin bazı bölümlerinde anı niteliği taşıyan bölümler oluşturmuşlardır. 16. yüzyıl tezkirecilerinden Âşık Paşa&#8217;nm Meşâirü&#8217;ş-Şuârâ (Şairlerin Duyuları) isimli eseri, içinde anı niteliği taşıyan metin parçalarının bulunduğu şuara tezkirelerine örnek gösterilebilir. Yazar, bu eserin ön sözünde kendi hayatından çeşitli kesitler sunmuş, bu yönüyle eserine, otobiyografi ve anı metinlerine özgü bazı nitelikler katmıştır.</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3" valign="top" width="606">Anıların yazılması ve yayımlanması Tanzimat, özellikle de Cumhuriyet sonrasında büyük bir hız</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">kazanmış, Tanzimat&#8217;ın ilanından</td>
<td valign="top" width="160">
<p align="right">günümüze dek yüzlerce anı</p>
</td>
<td valign="top" width="247">kitabı yayımlanmıştır.</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Abdülhak Şinasi Hisar</td>
<td valign="top" width="160">Boğaziçi Yalıları</td>
<td valign="top" width="247">Geçmiş Zaman Köşkleri</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Ahmet Rasim</td>
<td valign="top" width="160">Falaka</td>
<td valign="top" width="247">Gecelerim</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Ahmet Rasim</td>
<td valign="top" width="160">Fuhş-i Atik</td>
<td valign="top" width="247">Muharrir, Şair, Edip</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Ahmet Oktay</td>
<td valign="top" width="160">Gizli Çekmece</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Ahmet İhsan Tokgöz</td>
<td valign="top" width="160">Matbuat Hâtıralarım</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Altan Deliorman</td>
<td valign="top" width="160">Kırık Kanatlı Bir JönTürk</td>
<td valign="top" width="247">Sessiz Bir Ses</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Altan Öymen</td>
<td valign="top" width="160">Bir Dönem Bir Çocuk</td>
<td valign="top" width="247">Değişim Yılları</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Celâl Bayar</td>
<td valign="top" width="160">Ben de Yazdım</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Emre Kongar</td>
<td valign="top" width="160">Ben Müsteşarken</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Ergun Göze</td>
<td valign="top" width="160">Yaşasın Hâtıralar</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Falih Rıfkı Atay</td>
<td valign="top" width="160">Zeytindağı</td>
<td valign="top" width="247">Atatürk&#8217;ün Bana Anlattıkları</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Gülriz Sururi</td>
<td valign="top" width="160">Bir An Gelir&#8217;</td>
<td valign="top" width="247">Kıldan İnce Kılıçtan Keskince</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Haldun Taner</td>
<td colspan="2" valign="top" width="407">Ölür İse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Halide Edip Adıvar</td>
<td valign="top" width="160">Mor Salkımlı Ev</td>
<td valign="top" width="247">Türk&#8217;ün Ateşle İmtihanı</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Halit Fahri Ozansoy</td>
<td valign="top" width="160">Edebiyatçılar Çevremde</td>
<td valign="top" width="247">Edebiyatçılar Geçiyor</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Halit Ziya Uşaklıgil</td>
<td valign="top" width="160">Kırk YılBir Acı Hikâye</td>
<td valign="top" width="247">Saray ve Ötesi</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Hasan Cemal</td>
<td colspan="2" valign="top" width="407">Cumhuriyet&#8217;i Çok Sevmiştim</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Hüseyin Cahit Yalçın</td>
<td valign="top" width="160">Edebî Hatıralar</td>
<td valign="top" width="247">Kavgalarım</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199"> Hüseyin Cahit Yalçın</td>
<td valign="top" width="160">Siyasal Anılar</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Kâzım Karabekir</td>
<td valign="top" width="160">İstiklâl Harbimiz</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Mina Urgan</td>
<td valign="top" width="160">Bir Dinozorun Anıları</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Muallim Naci</td>
<td valign="top" width="160">Ömer&#8217;in Çocukluğu</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Oktay Akbal</td>
<td valign="top" width="160">Şair Dostlarım</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Refik Halit Karay</td>
<td valign="top" width="160">Üç Nesil-Üç Hayat</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Samet Ağaoğlu</td>
<td valign="top" width="160">Babamın Arkadaşları</td>
<td valign="top" width="247">Aşina Yüzler</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Yahya Kemal Beyatlı</td>
<td valign="top" width="160">
<p align="right">Siyasi ve Edebî Portreler</p>
</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Yahya Kemal Beyatlı</td>
<td valign="top" width="160">Çocukluğum, Gençliğim,</td>
<td valign="top" width="247">Siyasi ve Edebi Hatıralarım</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Yakup Kadri Karaosmanoğl</td>
<td valign="top" width="160">u   Anamın Kitabı</td>
<td valign="top" width="247">Gençlik ve Edebiyat Hatıraları</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Yakup Kadri Karaosmanoğl</td>
<td valign="top" width="160">Vatan Yolunda Politikada Kırk Beş Yıl</td>
<td valign="top" width="247">Zoraki Diplomat</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Yusuf Ziya Ortaç</td>
<td valign="top" width="160">Portreler</td>
<td valign="top" width="247">Bizim Yokuş</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="199">Ziya Paşa</td>
<td valign="top" width="160">Defter-i Amal</td>
<td valign="top" width="247"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">Anı metinlerinde öyküleyici anlatımın yanında betimleyici, açıklayıcı ve söyleşmeye bağlı anlatım türlerinden de yararlanılabilir. Betimleyici anlatım, özellikle kişi merkezli anılarda kişilerin fiziksel ve ruhsal özelliklerinin anlatılmasında, açıklayıcı anlatım bazı olayların nedenlerinin ortaya konmasında, söyleşmeye bağlı anlatım ise kişilerin konuşmalarının aktarılması sırasında kullanılır.</p>
<div style="text-align: justify;">
<p style="display: inline !important;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Anı Örnekleri:</strong></span></p>
<div>
<p><strong>Yahya Kemal Beyatlı&#8217;dan</strong></p>
</div>
</div>
<p style="text-align: justify;">DADIM<br />
Dadım Zeynep, ben doğduğum zaman aileye alınmış bir Arnavut kızıydı. Hemen hemen onun elinde büyümüştüm. Âdeta ailemizden olmuştu. Beş yaşındaydım. Bir gün evde çalgılar, davetliler, bir kalabalık peyda oluverdi. Meğer Zeynep&#8217;in nikâhı kıyılıyormuş. Dadımdan koparılıp ayrılamayacağımı bildikleri için benden haberi saklamışlar. Bu nâgehânî (ansızın yapılan) eğlence ortasında bir şey anlamadım. Yalnız &#8220;Zeynep, kocaya varacak! Lâkin bizde kalacak! Merak etme!&#8221; diyorlardı. Zeynep&#8217;i o gün doğramacı Mustafa Ağa&#8217;ya nikahladılar. Hakîkaten o gürültülü gün geçtikten sonra Zeynep bizde kaldı. Kendi kendimi avuttum, ayrılık tehlikesi geçmişti. Dadıma bir kat daha sarılmıştım.<br />
İki ay sonra annem Karşıyaka&#8217;da bir düğüne, yatıya gitmek hazırlığında bulunuyordu; aynı zamanda da bizim evde bir düğün hazırlığı olduğunu hissediyordum. Meğer Zeynep bu defa kocaya veriliyor ve kocasının Karşıyaka&#8217;daki evine gönderiliyormuş; benim haberim olmaması için beni diğer bir düğüne göndermek düşünülmüş.<br />
Diğer düğüne gittim. Zeynep&#8217;ten ayrılacağımı, bilmem nereden ve nasıl orada haber aldım. Kıyameti kopardım, ağlamaya ve sızlamaya başladım. Beni Zeynep&#8217;in evine götürdüler. Küçük bir muhacir eviydi. Zeynep oradaydı. Yeni gelinler gibi giyinmişti. Onu görünce kucağına atıldım. Ben ağlıyordum, o ağlıyordu. Küçük kalbimin müthiş bir üzüntüsü vardı. Oradaki <a title="kadın sitesi" href="http://www.kadinlarsitesi.com">kadınlar</a> beni bir türlü avutamıyorlardı. Zeynep&#8217;in kocasına, girdiği aileye düşmandım.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonsuz hüznüm ve hasretim, üç dört gün sürdü: Üç dört gün, bizim evle Zeynep&#8217;in evi arasında dolaştırdılar beni. Nihayet Zeynep, bir müddet bize misafir geldi. Gözyaşlarını dindi, ferahladım, eski hayâtıma kavuştum. Ondan sonra yavaş yavaş avundum. Mamafih senelerce dadımı yoklamaya, onunla bir gece geçirmeye giderdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Zeynep&#8217;in kocası Mustafa Ağa, ağırbaşlı, esnaftan, yakışıklı, temiz bir adamdı. Zeynep&#8217;le mesut olmuştu. Lâkin zavallı Zeynep&#8217;in çocuğu olmuyordu. Kocası kendini sevdiği hâlde üstüne evlendi.<br />
Yirmi beş sene sonra işittim ki Mustafa Ağa, Balkan Harbi&#8217;nde Manisa&#8217;ya muhaceret (göç) etmiş. Orada bir keresteci dükkânı açmış. Hâli vakti yerinde bir adammış. Zeynep onun yanında hâlâ yaşıyormuş. Benim ne olduğumu şuna buna soruyormuş!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(Yahya Kemal Beyatlı &#8211; Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebî Hatıralarım)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Anı Örneği 2: </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Ceketimin yakasını, pantolonumun diz kapaklarını saatlerce sildim; açık havada kuruttum ve ıslak Dez altında kendi elimle ütüledim, iskarpinlerimin ökselerini Eskici Mahmut Usta bir gün önce tamir etmişti. Yeni bağlar aldım ve boyattım. Fesim, ertesi sabah kalıplandı, gömleğim kolacıdan geldi. Annemin dul naaşı ile bu kadar şıklaşabilirdim ancak.<br />
Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın açlık günlerindeyiz. Eylül ayı&#8230; İçerisi güneşsiz&#8230; Ortada uzun, upuzun bir masa var: Ayakları, çerçevesi limon sarısı, üstü koyu yeşil&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Burası, şimdi adı Şehir Tiyatrosu olan Darülbedayi Müdürlüğüdür. Bu salonda hepsini ilk defa gördüğüm altı şöhret var: Halit Ziya, Hüseyin Suat, Ahmet Nuri, İsmail Müştak, Ali Cenanî ve belediye adına Savni Bey. O gün, Binnaz isimli manzum piyesimi edebî heyete okumam için beni çağırlar. Ama ben Halit Ziya&#8217;yı daha önceden tanıyordum: Servet-i Fünun sahifelerindeki resmiyle de değil, &#8220;Mai ve Siyah&#8221;ta Tepebaşı bahçesine yağan inci ve elmas yağmuru ile&#8230; Üstadın üslubu ile söyleyeyim: &#8220;Bârân-ı dürrü elmas&#8221; ile&#8230; Onun Arap, Acem kelimelerinden yaptığı terkipleri usta kuyumcular elinden çıkmış nadide mücevherler gibi hafızalarımıza takıştırırdık!</p>
<p style="text-align: justify;">Batılı hikâyenin, Batılı romanın babasıydı o. Hâlâ da öyledir. Geçen altmış yıl, onun çapında bir hikâye ve roman mimarı yetiştirmedi. Halit Ziya Bey, yalnız yazı hayatımızda bir çığır açmamıştır. O, cemiyet hayatımızda da bir çağ açtı: &#8220;Aşk-ı Memnu&#8221;nun &#8220;Nihalleri, &#8220;Bihter&#8221;leri, onun kalemiyle kadınsız dünyamıza doğdular.</p>
<p style="text-align: justify;">Büyük romancımız da tıpkı büyük Hâmid&#8217;imiz gibi kavgasız yaşamıştır: Düşmanlarını sözlerle değil, ciltlerle taşlamıştır!<br />
Onu evinde tanıyınca anladım ki Uşaklıgil, eserleri kadar yaşayışı ile de Avrupalıdır. Vesika ekmeği, yani mısır koçanı, yani süpürge tohumu, yani Kâğıthane çamuru yediğimiz o perişan günlerde, Halit Ziya Bey, Yeşilköy&#8217;deki villasında, her hafta cuma günleri <a href="https://www.edebiyatogretmeni.info/">edebiyat</a> toplantıları yapmaya başlamıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz, hecenin beş şairi, artık yeni bir çağın müjdecileriydik. Kavgasız yaşayan büyük romancı, Osmanlıcanın mezarlığında ebedî uykusuna dalmaya razı değildi. Yeni eserlerinde artık Acem şahının tacı gibi parıldayan terkiplere iltifat etmiyordu. Hatta eski eserlerini yeniden, günün diline yaklaştırmaya bile koyulmuştu. Bu ziyafetleri, iki kuşak arası bir sanat yakınlığı da sayabilirdik. Ama ne yalan söyleyeyim, lezzet değeri, sanat değerinden çok üstündü bu toplantıların!</p>
<p style="text-align: justify;">Üstadı, başında lacivert bir bere, sırtında kaşmir bir ceket, elinde makas, bahçesinde bulurduk: Bir dal, bir gül keserken&#8230; Telâşsız, yumuşak adımlarla gelir, pek ölçülü bir nezaketle misafirlerini karşılardı. Birinci katta, pencerelerine yapraklar değen büyük bir odada toplanırdık. Hayal ötesi bir çay masası kurulurdu. Fakir mahallelerin sulh günlerinde bile tatmadığı, zengin konakların artık unutmaya başladığı dünya nimetlerine kavuşurduk burada: Çay, süt, sütlü kahve, kakao&#8230; Sonra, peynirlerin her çeşidi&#8230; Reçeller, reçeller, reçeller&#8230; Çilek, muz, menekşe kokulu fondanlar&#8230; Pastalar, şokolalı, kremli, meyveli pastalar&#8230; Bisküviler, kuruva-sanlar, briyoşlar; küçük, ılık börekler&#8230; Yerdik, bütün aç gözlülüğümüzle. Hayır, hayır! Bütün açlığımızla yerdik! Sonra -eyvaaaah- doyardık! Nasılsa davetliler arasına katılan son divan artığı şişman bir şair, Yaşar Sadi, tatlı bir baygınlıkla koltuğa yığılınca, kibar ev sahibi, bıyıklarının altında kaybolan bir gülümseyişle sokulur, sorardı: &#8220;Size biraz pencereyi açayım mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Ziyafet, akşam garipliği, daha doğrusu ayrılık garipliği çökerken bir piyano konseriyle sona ererdi.<br />
Salonun bir köşesindeki siyah, kuyruklu piyanoda, bize tanrıların sesini dinleten, üstadın büyük oğlu Vedat&#8217;tı. Babasına, ihtiyar yaşında, intiharının acısını çektiren Vedat&#8230;<br />
Halit Ziya Bey, Sultan Reşat tahta çıkınca onun başkâtibi olmuştu. O zaman &#8220;ser kâtib-i hazret-i padi-şahî&#8221;yi kendisine pek yakışan, pek şık, pek alafranga bir sakalla gördük.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün, Baş Mabeyinci Hurşit Bey ile beraber huzurda iken, Sultan Reşat: &#8220;Sizin birbirinizi çok sevdiğinizi, iyi geçindiğinizi görüyor, memnun oluyorum.&#8221; demiş. Halit Ziya Bey: &#8220;Evet efendimiz, kardeş gibiyizdir!&#8221; deyince, tarih boyunca kardeş kavgalarından yılgın padişah, telaşla düzeltmiş: &#8220;Yook, kardeş gibi değil, arkadaş gibisiniz!&#8221;<strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günlük Türü</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/gunluk-2.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Oct 2013 23:19:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretici Metinler]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=704</guid>

					<description><![CDATA[Bazı kişiler, yaşadıkları ve tanık oldukları olayları; kişiler, olaylar, durumlar, mekânlar vb. ile ilgili duygu ve düşüncelerini bir deftere günü gününe not ederler. Bu tür defterlere ve bu defterlerdeki metinlere &#8220;günlük&#8221; denir. Günlükler, üzerinde yazıldığı günün tarihini taşıyan, konuşma diline ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bazı kişiler, yaşadıkları ve tanık oldukları olayları; kişiler, olaylar, durumlar, mekânlar vb. ile ilgili duygu ve düşüncelerini bir deftere günü gününe not ederler. Bu tür defterlere ve bu defterlerdeki metinlere <span style="color: #ff0000;"><strong>&#8220;günlük&#8221;</strong></span> denir. Günlükler, üzerinde yazıldığı günün tarihini taşıyan, konuşma diline yakın bir anlatımla kaleme alınan, yazarının yaşam serüveninden, kişiliğinden, duygu ve düşünce dünyasından kesitler sunan metinlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Günlükler, samimi ve inandırıcı metinlerdir. Bunun en önemli nedeni, günlüğün kişisel ve özel bir metin türü olmasıdır. Günlük tutan kişi, <em>&#8220;İleriki zamanlarda bunları yayımlayayım, okuyucular da benim özel yaşamımı, kimselere söyleyemediğim duygu ve düşüncelerimi zamanı gelince öğrensinler.&#8221;</em> düşüncesini<span style="text-decoration: underline;"> taşımaz</span> çoğunlukla. Bu nedenle de bir bakıma &#8220;<em>Nasıl olsa yazdıklarımın tek okuyucusu ben olacağım, başka okuyucuları düşünmeme, hesaba katmama gerek yok</em>.&#8221; diyerek başkalarına söyleyemediği birçok şeyi günlüklerine aktarır. Gerçi, günlüklerini ileriki zamanlarda yayımlamayı planlayan, baştan bunu düşünerek günlük tutan, günü gelince bu günlükleri yayımlayan yazarlar da yok değildir. Bu tutum, bir riski de beraberinde getirmektedir: Bazı okuyucular, bu tür bir günlükte anlatılanlara karşı hep kuşkuyla, hep &#8220;Acaba?&#8221;larla yaklaşacaklardır: &#8220;<em>Acaba yazar, anlattıklarında ne kadar samimi?</em> Yazar, günlüğünü yayımlamayacağını düşünerek hareket etseydi acaba yine aynı şeyleri mi yazardı? Yazar, günlüğünde adı geçen kişiler hakkında samimi düşüncelerini mi dile getirmiş yoksa onlara iyi görünmek ya da onları karalamak için mi bunları yazmış? Söz gelimi yazar, bir kişiyle ilgili olarak hep olumsuz ifadeler kullanmış. Belki de yazar, önceleri onunla ilgili olarak çok iyi şeyler düşünüyordu da sonra bir olay oldu, o kişiyle ters düştü, bu nedenle de yayımladığı günlükte o kişiyle ilgili olarak hep olumsuz ifadeler kullanmayı tercih etti. Kim bilir? Belki o günlüğün yayımlanmayan ya da silinen, yırtılan sayfalarının birinde o kişiyle ilgili çok olumlu ifadeler de vardı.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Günlüğün samimi ve inandırıcı bir hava taşımasının başka bir nedeni de günü gününe tutulmasıdır. Günlüğün, günü gününe tutulan notlardan oluşması, yazarın, olayları sıcağı sıcağına yaşarken neler düşündüğünün; insanlar, mekânlar, nesneler, olaylar vb. hakkında ne tür düşüncelere sahip olduğunun okuyucular tarafından öğrenilmesine olanak sağlar. Yaşanan ya da tanık olunan olayların hemen değil de üzerlerinden çok uzun bir süre geçtikten sonra yazılmaya başlanması, oluşturulacak metnin samimiyetine ve inandırıcılığına gölge düşürebilir. Çünkü bu süre zarfında yazarın o olayla ilgili duygu ve düşünceleri değişebilecek, bu da o olayın metne ya farklı şekilde aktarılmasına ya da hiç aktarılmamasına neden olabilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;<em>Bazı kişiler yaşadıkları olayları; kişiler, olaylar, durumlar, mekânlar vb. ile ilgili duygu ve düşüncelerini günlüklerine günü gününe not ederler</em>.&#8221; yargısından hareketle şöyle bir çıkarım yapılmamalıdır: &#8220;<em>Bütün günlüklerde her gün için açılan bir bölüm vardır ve her yazar o günle ilgili olarak bu deftere mutlaka bir şeyler yazmak durumundadır</em>.&#8221; Tanım cümlesindeki &#8220;günlüklerine günü gününe not ederler.&#8221; ifadesinde geçen &#8220;günü gününe&#8221; sözüyle kastedilen, &#8220;her gün&#8221; değil; günündedir. Bir günlüğe her gün yeni bir şey yazmak zorunluluğu yoktur. Ama zorunlu olan başka bir şey vardır. O da günlüğü tutan kişi için önemli sayılabilecek her olayın, bu olayların üzerinden çok uzun bir süre geçmeden, söz gelimi o gün içinde ya da ertesi gün yani gününde, sıcağı sıcağına günlüğe kaydedilmesidir.<br />
Günlüklerde &#8220;gözlem&#8221;in önemli bir yeri vardır. Bu noktada &#8220;gözlemci kişi, nesne, mekân vb.nin fiziksel özelliklerinin gözlemlenmesiyle sınırlandırmamak gerekir. Fiziksel özelliklerin gözlemlenmesi kadar kişilerin ruh hâllerinin, mizaçlarının, yaşanan ve tanık olunan olayların kişiler üzerinde bıraktığı etki ve izlenimlerin gözlemlenmesi de son derece önemlidir günlük yazarı için. Bir yazar gözlemlerinde ne kadar başarılıysa o yazarın yazdığı günlük metinleri de o ölçüde doyurucu ve zengin olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bazı günlüklerde, anlatılanların merkezinde o günlüğü tutan kişinin iç dünyası vardır. İçe dönük günlükler diye adlandırılan bu tür metinlerde, yazar, yaşadığı ya da tanık olduğu olayları bire bir anlatmak yerine, daha çok bu olayların kendisi üzerinde bıraktığı etki ve izlenimleri anlatmak yoluna gider. Günlüğünü içe dönük bir bakış açısıyla oluşturan bir yazar için asıl önemli olan, yaşanan ya da tanık olunan olayların kendisi değil, bu olayların yazarın duygu ve düşünce dünyasında yarattığı değişimler, travmalar, mutluluklar, hayal kırıklıkları vb.dir. Dışa dönük günlüklerde ise günlüğü tutanın bakışı, kendisinden çok çevresine, çevresindeki olay, kişi ve durumlara yönelmiştir. Bu tür günlüklerin yaratıcıları, kendi iç dünyalarından çok, çevrelerini, yaşadıkları zaman diliminde gerçekleşen önemli olayları ve bu olaylarda başat rol oynayan kişilerle ilgili değerlendirmelerini aktarırlar günlüklerine.</p>
<p style="text-align: justify;">Günlük türünün en belirgin anlatım özelliklerinden biri, bu tür metinlerde &#8220;<em>Ben bugün şunu yaptım, şunlarla görüştüm, yarın şu işimi halledeceğim.</em>&#8221; gibi klasik cümlelere sıkça yer verilmesidir. Hatta denilebilir ki günlüklerin çok önemli bir bölümü -ki bu tür günlükler genellikle özel günlük ya da klasik günlük başlığı altında sınıflandırılır- baştan sona bu tür cümlelerden oluşur. Bazı günlüklerde ise bu tür cümlelerin yanında ancak bir düşünce yazısında rastlanabilecek cümleler de yer alır. Bazılarında ise özel günlüklerde sıkça kullanılan klasik ifadeler hiç yer almaz. Bir düşünce yazısında bulunması gereken bütün niteliklere sahip olan bu tür günlüklerin bir bölümü felsefe metinlerinden bir bölümü de gazetelerde yayımlanan fıkra, sohbet, eleştiri, makale ve denemelerden içerik ve işlev bakımından hiçbir fark taşımaz. İçeriğine göre, edebiyat günlüğü, edebiyatçı günlüğü, okuma günlüğü, eleştiri günlüğü gibi isimler alabilen bu tür günlükleri, felsefe metinlerinden ve gazete çevresinde gelişen öğretici metinlerden ayıran en önemli fark, yazıldıkları an yayımlanmayıp bir günlüğün sayfaları arasında yer almalarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> ]ean Paul Sartre</strong>: Bazı kişiler, uzun bir seyahate çıktıkları zaman, bir de günlük tutmaya başlarlar. Bu tür günlüklere seyahat günlüğü denir. Seyahat günlükleri, bir anlamda günlük biçiminde oluşturulmuş gezi yazılarıdır.<br />
Kimi romanlar günlük biçiminde yazılmış metinlerin bir araya getirilmesiyle kurgulanmıştır. Bu tür eserlerin en önemlisi Jean Paul Sartre&#8217;ın ünlü romanı <strong>Bulantı</strong>&#8216;dır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaşanan ve tanık olunan olayların kritiğini yapma, bunlar üzerine kafa yorma, &#8220;<em>Ben gün içinde böyle davranarak doğru mu yanlış mı yaptım?</em>&#8221; endişesini taşıma, insan gerçeğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bazıları bu insani gerçeği günlük tutarak, bazıları da uyumak için başlarını yastığa koyduklarında o günle ilgili içsel değerlendirmelerde bulunarak somutlaştırır. Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde günlük tutanla tutmayan arasındaki tek farkın şu olduğu görülecektir: Günlük tutan, yaşadıklarını ve tanık olduklarını yazıya aktarır, böylece günü geldiğinde onları okuyarak kendisiyle, vicdanıyla ve tarihle yüzleşir. Günlük tutmayan ise gün sonunda birkaç dakika düşünmek ve bir içsel değerlendirme yapmakla yetinir, daha fazlasını yapmaktan kaçınır.</p>
<p style="text-align: justify;">Günlük, günlüğü tutan kişinin yaşam serüveniyle ya da günlüğün oluşturulduğu zaman diliminin çeşitli özellikleriyle ilgili araştırmalar yapan kişiler açısından büyük önem taşır. Hele bu günlük; siyasi, askerî, edebî vb. açılardan önemli sayılabilecek bir kişinin elinden çıkmışsa ve &#8220;<em>Bir gün bunları yayımlarım</em>.&#8221; düşüncesiyle oluşturulmamışsa daha da büyük bir önem taşır. Çünkü böyle bir günlükte günlüğü tutan kişinin belki de kimselere söylemediği birçok bilgi, düşünce ve izlenim saklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Günlükler, anı ve otobiyografi yazarları açısından çok önemli ve değerli metinlerdir. Yaşadıkları ve tanık oldukları olayları günlüklerine günü gününe not eden kişiler, ileriki zamanlarda anılarını ya da otobiyografilerini yazmak isterlerse, onlar için en güvenilir kaynak, hiç şüphesiz kendi günlükleri olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaşanan, tanık olunan olayların ve bu olaylarla ilgili izlenimlerin anlatılması üzerine kurulmuş bir günlükte en çok öyküleyici anlatımdan yararlanılır. Bu tür günlüklerde yer yer açıklayıcı anlatımdan, betimleyici anlatımdan ve söyleşmeye bağlı anlatımdan da yararlanılabilir. Ama günlük, yaşanan ve tanık olunan olayların anlatıldığı klasik bir metin olmaktan uzaklaşıp bir düşünce yazısında bulunması gereken niteliklere sahip bir metne dönüşmüşse bu durumda o günlükte açıklayıcı, kanıtlayıcı ve tartışmacı anlatım türleri de az çok kullanılmış olur. Günlüklerde dil genellikle göndergesel ve heyecana bağlı işlevlerde kullanılır.<br />
Yayımlanma amacı güdülmeden oluşturulan günlüklerde genellikle yalın ve samimi bir anlatım göze çarpar. Bu tür metinlerde, sadece o metni yazanın anlayacağı kısaltmalara, sembollere ve çizimlere yer verildiği de olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>GÜNLÜĞÜN TARİHSEL GELİŞİMİ</strong></span><br />
Günümüze tek parça halinde gelebilmiş bilinen en eski günlükler, Japonlar tarafından oluşturulmuştur. Çoğunlukla kadınlar tarafından oluşturulan bu günlüklerin en ünlüsü, Sarashina&#8217;ya (1009-1059) aittir. Küçük bir kız çocuğuyken günlük tutmaya başlayan Sarashina, bu tutumunu, kocasının ölümüne dek sürdürmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Batı toplumlarında günlük tutma alışkanlığının yerleşmesinde yazarların, sanatçıların ve düşünce adamlarının çok önemli katkıları olmuştur. <strong>Goethe, Hugo, Stendhal, Baudelaire, Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin, Kafka</strong> gibi yazar, şair ve düşünürler; Batı toplumlarında günlük türünün kökleşmesini sağlayan önemli isimler arasında sayılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a title="edebiyat" href="https://www.edebiyatogretmeni.info/">Türk edebiyatı</a>nda Batı toplumlarındakilerine benzer özel günlüklerin tutulmaya başlanmasının çok uzun bir geçmişi yoktur. Dönemlerinin önemli olaylarını kaydeden resmi tarihçiler olan vakanüvislerin oluşturduğu metinlerle, <strong>Evliya Çelebi</strong>&#8216;nin &#8220;<strong>Seyahat-name</strong>&#8216;si, <strong>Yirmisekiz Çelebi Mehmet</strong>&#8216;in &#8220;<strong>Paris Sefâretnamesi</strong>&#8221; gibi kimi metinlerde bazı olaylar günü gününe tutulan notlar şeklinde anlatılmışsa da bu eserler işlev, içerik ve oluşturulma biçimleri bakımından tam bir günlük biçiminde düzenlenmediğinden bugün anladığımız şekliyle birer &#8220;günlük&#8221; olarak değerlendirilemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Türkiye&#8217;de, günlük türünde yayımlanmış ilk kitap</span></strong>, bir seyahat günlüğüdür. Bu kitabın yazarı olan <strong>Direktör Âli Bey</strong>, Düyun-u Umumiye müfettişi olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleriyle Irak, Hindistan ve Mısır&#8217;ın çeşitli bölgelerinde 1884-1888 yılları arasında görev amaçlı seyahatler yaparken yaşadıkları, gördükleri ve izlenimleriyle ilgili bazı notlar tutmuş; bu notları daha sonra düzenleyerek <span style="text-decoration: underline;"><strong>Seyahat Jurnali</strong></span> ismiyle 1898&#8217;de yayımlamıştır. Yazar, kitabına isim verirken &#8220;<strong>jurnal</strong>&#8221; kelimesine Türkçe bir karşılık bulma yoluna gitmemiş ve &#8220;<strong>günlük</strong>&#8221; kelimesinin Fransızcadaki karşılığından yola çıkarak jurnal kelimesini kullanmayı tercih etmiştir. Kitap, günü gününe tutulan notların, bu notlarda hiçbir değişiklik yapılmadan aynen yayımlanmasıyla değil de daha sonra düzenlenerek yayımlanması nedeniyle günlükten çok anı niteliği kazanmıştır. Eser, gezilip görülen yerlerle ilgili gözlem ve izlenimler üzerine kurulduğundan gezi yazısı niteliği de taşımaktadır. Yazarın bu kitabı daha sonra Dicle&#8217;de Kelek ile Bir Yolculuk ismiyle yeniden yayımlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Dünya Savaşı sonunda Trabzon, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan, Batum vb. yerlere subay olarak inceleme gezisine çıkan Ahmet Refik Altunay&#8217;ın 1919da Kafkas Yollarında adıyla yayımlanmış gezi notları da günü gününe tutulan notlardan oluşması yönüyle bir seyahat günlüğü olarak nitelendirilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sultan Reşat ve Vahdettin dönemlerinde sarayda başmabeyncilik yapan Dışişleri memurlarından Lütfi Simavi&#8217;nin o dönemlerde tuttuğu notlar da günlük olarak değerlendirilebilecek metinler arasındadır. Yazarın bu notları, ölümünden çok sonra Osmanlı Sarayının Son Günleri ismiyle yayımlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şair Nigâr Hanımın (Nigâr binti Osman) yaklaşık yirmi defter tutan günlükleri, edebiyat tarihimiz açısından ayrı bir öneme sahiptir. Bir bölümü, Şair Nigâr Hanım&#8217;ın ölümünden yaklaşık kırk yıl sonra, 1959&#8217;da, Hayatımın Hikâyesi adıyla yayımlanan bu metinler, ülkemizde Batılı anlamda yazılmış ilk özel günlük metinleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk&#8217;ün Anafartalar Savaşı sırasında tuttuğu günlüklerin bir bölümü, ölümünden sekiz yıl sonra 1943&#8217;te yayımlanmıştık Bunlar da oluşturulma tarihleri bakımından Cumhuriyet öncesi günlük metinleri arasında sayılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyetin ilk yıllarında <strong>Ömer Seyfettin, Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay</strong> gibi yazarların günlüklerinden alınmış bazı bölümler çeşitli gazete ve kitaplarda yayımlanmışsa da bu dönemde tümüyle günlük metinlerinden oluşan kitaplar yayımlanmamıştır. Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatında tümü günlük türünde yazılmış metinlerden oluşan ilk kitaplar,<strong> Salah Birsel</strong> ve <strong>Nurullah Ataç</strong> tarafından yazılmıştır.</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" valign="top" width="404"><b>G</b><b>Ü</b><b>NL</b><b>Ü</b><b>KLER</b><b>İ</b><b> YAYIMLANMI</b><b>Ş</b><b> </b><b>Ö</b><b>NEML</b><b>İ</b><b> </b><b>Ş</b><b>AHS</b><b>İ</b><b>YETLER</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Adalet Ağaoğlu</td>
<td valign="top" width="255"><b>Damla Damla G</b><b>ü</b><b>nler</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Ahmet Oktay</td>
<td valign="top" width="255"><b>Gece Defteri</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Cahit Zarifoğlu</td>
<td valign="top" width="255"><b>Ya</b><b>ş</b><b>amak</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Cemal Süreya</td>
<td valign="top" width="255"><b>G</b><b>ü</b><b>nler</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Cemil Meriç</td>
<td valign="top" width="255"><b>Jurnal</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Enis Batur</td>
<td valign="top" width="255"><b>Pasaport Damgalar</b><b>ı</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Hasan Akarsu</td>
<td valign="top" width="255"><b>Kalan </b><b>İ</b><b>zler</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Hilmi Yavuz</td>
<td valign="top" width="255"><b>Ge</b><b>ç</b><b>mi</b><b>ş</b><b> Yaz Defterleri</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Hülya Soyşekerci</td>
<td valign="top" width="255"><b>Yazarlara ve Yap</b><b>ı</b><b>tlara Y</b><b>ö</b><b>nelik Okumalar</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">ilhan Berk</td>
<td valign="top" width="255"><b>El Yaz</b><b>ı</b><b>lar</b><b>ı</b><b>na Vuruyor G</b><b>ü</b><b>ne</b><b>ş</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Küçük İskender</td>
<td valign="top" width="255"><b>Cang</b><b>ü</b><b>ncem</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Melih Cevdet Anday</td>
<td valign="top" width="255"><b>Bir Defterden</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Memet Fuat</td>
<td valign="top" width="255"><b>Ö</b><b>l</b><b>ü</b><b>nceye Kadar</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Mustafa Ruhi Şirin</td>
<td valign="top" width="255"><b>Hayat Gibi</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Muzaffer Buyrukçu</td>
<td valign="top" width="255"><b>D</b><b>ü</b><b>nden Bug</b><b>ü</b><b>ne</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Nuri Pakdil</td>
<td valign="top" width="255"><b>Dervi</b><b>ş</b><b> H</b><b>ü</b><b>neri</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Nurullah Ataç</td>
<td valign="top" width="255"><b>G</b><b>ü</b><b>nce</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Oğuz Atay</td>
<td valign="top" width="255"><b>G</b><b>ü</b><b>nl</b><b>ü</b><b>k</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Orhan Burian</td>
<td valign="top" width="255"><b>G</b><b>ü</b><b>nl</b><b>ü</b><b>k</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Orhan Kemal</td>
<td valign="top" width="255"><b>Yazmak Doludizgin</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Oktay Akbal</td>
<td valign="top" width="255"><b>An</b><b>ı</b><b>larda G</b><b>ö</b><b>rmek</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148"></td>
<td valign="top" width="255"><b>Ge</b><b>ç</b><b>mi</b><b>ş</b><b>in Ku</b><b>ş</b><b>lar</b><b>ı</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148"></td>
<td valign="top" width="255"><b>Yery</b><b>ü</b><b>z</b><b>ü</b><b> Korkusu</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Salah Birsel</td>
<td valign="top" width="255"><b>Ku</b><b>ş</b><b>lar</b><b>ı</b><b> </b><b>Ö</b><b>rt</b><b>ü</b><b>nmek (Hacivat G</b><b>ü</b><b>nl</b><b>üğü</b><b>)</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148"></td>
<td valign="top" width="255"><b>Yanl</b><b>ış</b><b> Parmak</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148"></td>
<td valign="top" width="255"><b>Nezleli Karga</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148"></td>
<td valign="top" width="255"><b>Bay Sessizlik</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148"></td>
<td valign="top" width="255"><b>Aynalar G</b><b>ü</b><b>nl</b><b>üğü</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148"></td>
<td valign="top" width="255"><b>Ya</b><b>ş</b><b>l</b><b>ı</b><b>l</b><b>ı</b><b>k G</b><b>ü</b><b>nl</b><b>üğü</b></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="148">Tomris Uyar</td>
<td valign="top" width="255"><b>G</b><b>ü</b><b>nd</b><b>ö</b><b>k</b><b>ü</b><b>m</b><b>ü</b><b>-Bir Uyumsuzun Notlar</b><b>ı</b></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><em>İntemet&#8217;in yaygınlaşmasıyla birlikte kişiler, özellikle bloglar, kişisel siteler ve sosyal medya aracılığıyla gün içinde neler yaptıklarını bir deftere yazar gibi bu sitelerdeki ilgili bölümlere yazmakta, böylelikle de milyonlarca kişinin bu metinleri istedikleri zaman okumalarına olanak sağlamaktadırlar. Çoğunlukla görsel ve işitsel verilerle zenginleştirilebilirle olanağına da sahip olan bu sayfalar hakkında başkalarının da yorum yazma olanağının bulunması, bir çeşit günlük sayılabilecek bu sayfaları birer interaktif metne dönüştürmektedir. Bu durum, internet ortamında oluşturulan günlükleri, alışılagelmiş günlük metinlerinden ayıran önemli farklardan biridir.</em></p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Günlük Örnekleri</strong></span></h2>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Günlük Örneği &#8211; 1</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">1302 Rûmî yılı (1886-7) mart ayının birinci cumartesi günü &#8220;<strong>Hille</strong>&#8220;ye doğru Bağdat&#8217;tan ayrıldım. Hille yolu Kerbela&#8217;ya gider iken geçtiğim Müseyyib yolu, Müseyyib&#8217;e varmaksızın &#8220;İskenderiye Hanından sol tarafa ayrılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Akşamı İskenderiyye Hanı&#8217;na vararak gece orada kaldım. Bu kez yattığım oda yarasa kuşlarıyla dolu idi. Sekiz on tanesi birden odanın içinde dolaşıp yüzüme gözüme çarpmaya başladı. Bunları odadan dışarıya kovalayıp girip çıktıkları deliklere gazete ve bez parçaları tıkayıncaya kadar başıma gelmedik hâl kalmadı. Yarasa belasına nihayet verdikten sonra yattım ise de bu bölge mart başında mayıs gibi sıcak olduğu için birtakım sürüngenler ve böcekler ayaklandığından binanın içinden kurbağa ve yılan sesleri geldi ve duvarlarda türlü böcekler gezinmeye başladı. Sonuçta Nuh Peygamberin gemisine benzeyen bu odada uyumak kabil (mümkün) olmadı. Ertesi gün oradan hareket edip üç saat gittikten sonra yol üstünde çadır altında kahvaltı edip iki saat daha ilerde &#8220;Muhâvel HanT&#8217;na gelerek biraz dinlendim. İskenderiyye Hanı&#8217;ndan Muhâvel Hanı&#8217;na kadar beş, Muhâvel&#8217;den Hille&#8217;ye kadar üç saatlik yol vardır.<br />
Bir müdürlük (bucak) merkezi olan Muhâvel, yoldan bir saat içerde sol tarafta kalır. Muhâvel Hanı&#8217;ndan Hille&#8217;ye giderken Babil yıkıntısı yolun sol ta-rafındadır. Hille&#8217;ye girmezden önce bu öreni görmek için o tarafa döndümse de ekili toprakları sulayan arklardan geçilemedi. Yine caddeye dönüp ikindiden sonra Hille&#8217;ye vardım.</p>
<p style="text-align: justify;">Hille, Fırat Nehri üstünde önemli bir mutasarrıflıktır. Hille kenti, nehrin iki kıyısına bölünmüş olduğundan ara yerde ahşap bir köprü vardır. Birkaç yıldan beri, Fırat&#8217;ın suyu üst tarafta, yani Müseyyib&#8217;in biraz aşağısında &#8220;Hindiye&#8221; ve &#8220;Kûfa&#8221; taraflarına giden kanala dönerek yatağını değiştirdiği için Hille&#8217;nin önünden geçen asıl yatağında pek az su kaldığından pek çok hurmalık kurumaya yüz tutmuş ve halk göç etmeye yönelince suyu eski yoluna çevirmek için hükümet tarafından altmış bin lira harcanarak bir set yapımına girişilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(Âli Bey, Seyahat Jurnali-Dicle&#8217;de Kelek ile Bir Yolculuk, hzl. Cahit Kayra)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Günlük Örneği 2:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>20 Ağustos 1325 (12.9.1909)</strong><br />
&#8230; Bursa&#8217;ya muvasalatımızın (varışımızın) ertesi sabahı erkence nezd-i şahaneye (padişahın yanına) celp buyruldum (çağrıldım). Birincisi Hüseyin Hilmi Paşa&#8217;ya ve diğer ikisi Arif Hikmet Paşa ve Abdurrahman Şeref Efendi&#8217;ye verilmek üzere slkke-i cedide (yeni para) ile dolu üç adet atlas kese vererek bunları taraf-ı şahanelerinden zevât-ı muşârün-ileyhine (adı geçen zatlara) götürmekliğimi emrettiler. Sadrazama para verilmeyi aklım-ca muvafık bulmadığımdan müşarün-ileyhe yeni sikkeden küçük bir kolleksiyon ihsan buyrulursa daha münasip olacağını hâtıra kabilinden olarak arz ettiğimde şevket-maâb tebessüm ederek &#8220;Siz Avrupa&#8217;da çok kaldığınızdan bu gibi şeyleri çirkin görürsünüz. Memleketimizde para daima memnuniyetle kabul olunur.&#8221; buyurdular.<br />
<strong>(Türk Dili Günlük Özel Sayısı, Türk Dil Kurumu Yayınları)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Günlük Örneği 3:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kânunuevvel (Aralık) 1905</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yazmak benim için büyük bir teselli idi, hem teselli, hem mükâfat. On beş seneyi geçen bir müddetten beri matbuat (basın) âleminde bulunduğum için gerek yurt içi, gerekse yurt dışı gazetelerinin hakkımda neşrettikleri (yayımladıkları) makalelere lâkayıt (ilgisiz) kalmadım; bunlardan müteselli ve müftehir oldum (bunlarla avundum ve övündüm). Fakat her şeyi yıkan zaman, yok edemediği duyguları ve alışkanlıkları da hiç olmazsa yıpratıyor. Başlangıçta her gün, sonraları haftada yahut ayda bir defa can attığım, dert döktüğüm şu deftere artık aylar geçiyor da el sürmüyorum. Hayatta küskünlüğüm beni sanki ölüm sessizliği içinde yaşar gibi bulunduruyor. Görünüşte kimseye dargın değilim fakat ruhumu derin bir acılık kaplıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>19.10.1916</em><br />
Şu yalnızlığımda, afiyetsizliğimden ileri gelen mahrumiyetler beni şikâyete mecbur ettikçe çocuklarımın sıhhat ve saadetine dua ile teselli bulurum. Silahı yalnız uzaktan gören, kalemden başka bir şey tutmayan gençler birdenbire nasıl asker olurlar Yarabbi? Bir mucize yarat da bu harp artık bitsin, insanlık işkenceden, anneler de kâbustan kurtulsun. Bana, çocuklarımın acısını gösterme; bütün çektiklerimin mükâfatı bu olsun Yarabbi!</p>
<p style="text-align: justify;"><em>31.10.1917</em><br />
İleride, bu satırlar bir kimsenin gözüne değerse, defterin güzelliğine şaşılmasın! Onu, bugün Mahmut-paşa&#8217;dan satın aldım, ama az kaldı canım pahasına. Aman Yarabbi! İstanbul&#8217;umuza böyle ne oldu? Kalabalıktan tramvaylara girmek kabil değil ki! Toptan gülle çıkar gibi zorla bir vagona attım kendimi. Bu, tramvaya girmek değil, ezilmek, üst baş parçalamak. Ne oldu halkımıza Yarabbi? Bu her yeri dolduran kifayetsiz, kaba, kötü dilli insan kalabalığı nereden geldi? Evde yalnızlığıma, sokakta bu kalabalığa dayanamıyorum, ağlayacak hâle geliyorum. İşte böyle, avunmak için, avare bir kuş gibi çırpmıyorum. Şu defterle de dertleşmesem çıldıracağım.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>8.11.1917</em><br />
Üçte kendimi evden dışarı attım, dayanılmaz bir kalabalık arasında Üsküdar&#8217;a eriştim. Şehzade Abdülmecit Efendi&#8217;ye hafta içinde takdim ettiğim ariza-ya (mektuba) karşılık, taraflarından iskelede bir ağa bekliyordu. Arabayla Çamlıca&#8217;ya çıktık. Vasıta yokluğundan epey zamandan beri ziyaretlerinde bulunamamıştım. İltifatlarına mazhar oldum. Gerek yemek esnasında, gerekse salonda gece yarısına kadar pek hoş vakit geçti.<br />
Ertesi gün dönmek niyetindeydim, bırakmadılar ve onu takip eden iki gün de. Prensle Hanımefendi &#8220;Bir akşam da benim için!&#8221; iltifatlarıyla pazar gününe kadar alıkoydular. O güzel sanatlar muhitinde kendimi, acılarımı unuttum. Ah! Ne yazık ki rüya kadar çabuk geçti. Her gece, Prensin kıymetli tabloları arasında, piyano, çifte keman, çifte alto, iki viyolonselden ibaret musiki heyetini dinleyerek -ki sanatkârları, Prens ile refikası ve nöbetle altı kalfadan müteşekkildir- ruhanî bir coşkunluk içinde vakit geçirdim. Bazen ben de çaldım, okudum. Hanımefendinin hemşiresiyle Talha Ağa da güzel sesleriyle ahenge katıldılar. Dört gün ve dört gece bu suretle geçti. Perhiz yemekleri de nefisti.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>8.12.1917</em><br />
Dışarıdan almak mümkün olmadığı için Harbiye Nezaretinden mektupla istemiş bulunduğum on okka pirinci bugün getirdiler. Enver Paşa&#8217;ya mektubumda &#8220;Memleketimize elli yıl hizmet etmiş, iki defa gazi olmuş bir askerin kızıyım. Açlıktan kıvranmama razı olmazsanız başlıca gıdamı teşkil eden pirinçle sair erzakın, hazineye mal olduğu fiyatla verilmesinin emrini&#8221; rica etmiştim. Pirinçle diğer erzak bedeli olarak da ayrıca elli lira gönderilmiş. Paşanın ricamı kabul etmesinden mütehassis oldum (duygulandım), babamın ruhunu da tekrar takdis ettim (kutsadım). Teessürüm müsait olsaydı sevincimden pirinci öpecektim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(Türk Dili Günlük Özel Sayısı, Türk Dil Kurumu Yayınları)</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özel Mektup Örneği</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/ozel-mektup-ornegi.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Oct 2013 21:37:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=675</guid>

					<description><![CDATA[Aşağıdaki mektup, Franz Kafka tarafından sevgilisi Milena Jesenska&#8217;ya yazılmıştır. Prag, 18 Eylül 1920 Neler oldu ya da neler oluyor, doğru dürüst anlayamıyorsun Milena; ben kendim de anlayamıyorum. Sanki içimde patlamak üzere olan bir şey var, titreyip duruyorum. Kahroluyor, yiyip bitiriyorum ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Aşağıdaki mektup, Franz Kafka tarafından sevgilisi Milena Jesenska&#8217;ya yazılmıştır.</strong><br />
Prag, 18 Eylül 1920</p>
<p style="text-align: justify;">Neler oldu ya da neler oluyor, doğru dürüst anlayamıyorsun Milena; ben kendim de anlayamıyorum. Sanki içimde patlamak üzere olan bir şey var, titreyip duruyorum. Kahroluyor, yiyip bitiriyorum kendimi, aklımı kaçıracağım. Ama neler oluyor, yarın neler olacak, bildiğim yok. Yanı başımda ne var onu biliyorum ancak. Sessizlik, karanlık, bir köşeye sinmek&#8230; Tek bildiğim bunlar işte, bunları da sineye çekmem gerekiyor, başka türlüsü elimde değil.</p>
<p style="text-align: justify;">İçimde lav gibi bir şey var, püskürüp çıkacak dışarı, bir bölümüyle çıktı bile. Ama ona yol açan güçlerin hâlâ içimde sarsıntısını duyuyorum; daha öncesinde başladı, daha sonrasında da sürüyor sarsıntı. Tüm yaşamım, tüm varlığım yer altından sesini duyuran bu tehlikeye bağlı; o olmadı mı, ben de olmam, ben yaşamı böyle paylaşıyorum işte, tehlike ortadan kalktı mı, bana da &#8220;Senin olsun!&#8221; demek düşer yaşama, gözlerimi yumar gibi öylesine kolaycacık, öylesine doğallıkla &#8220;Senin olsun!&#8221; demek. Seninle tanıştık tanışalı hep benimle değil miydi bu tehlike, öyle olmasaydı başını çevirip göz ucuyla olsun yüzüme hiç dönüp bakar miydin?</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette şimdi temeldeki durumu göz ardı edip &#8220;Eh geçti artık, bu yeni durumda sessizliğe kavuştun, mutlusun, için şükranla doludur.&#8221; denemez. Âdeta gerçek olmasına karşın söylenemez böyle bir şey, söylenemez&#8230; Çünkü seni hep korkutacağım, en çok da kendimi.<br />
Nişanlanmalarıma ve benzeri konulara değiniyorsun. Kuşkusuz pek sıradan şeylerdi bunlar; verdikleri acı değil, ama sonuçları öyleydi. Sanki rezilce bir hayat yaşamışsın da bu davranışından dolayı birden /akana yapışılıp cezalandırılıyorsun, başın bir mengene içine alınıyor, sağ şakağında mengenenin bir yanı, sol şakağında bir yanı&#8230; Derken ağır ağır sıkıştırılıyor mengene, bu arada sen konuşuyor,</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, yaşamımı ileride de rezilce sürdüreceğim!&#8221; diyorsun ya da diyorsun ki: &#8220;Tövbe, eskisi gibi rezilce yaşamayacağım artık!&#8221; Doğal olarak &#8220;tövbe&#8221; sözcüğünü öylesine gür bir sesle haykırıyorsun ki adeta parçalanacak gibi oluyor ciğerlerin.<br />
Şimdi yaptıklarımı eskiden yaptıklarımla aynı kefeye koymakta da yine haklısın. Hep aynı kişi olmaktan, hep aynı şeyleri yaşamaktan kendimi alıkoymak elimde mi? Eski ben ile şimdiki arasında bir fark varsa, şimdi toy sayılmam artık, şimdi görmüş geçirmiş biriyim, bağırmak için başımı mengeneye sıkıştırıp beni itirafa zorlamalarını beklemem, mengeneyi daha ortaya çıkardıklarını görür görmez, hatta uzakta bir şeyin kımıldadığım algılar algılamaz, başlarım bağırmaya. Aşırı derecede uyanık biri oldum artık. Aşırı derecede uyanık biri mi? Ne gezer! Yeteri kadar uyanık biri olmaktan bile henüz dağlar kadar uzağım. Kendimi ve seni düşünerek başka kimse karşısında elimden gelmeyecek bir şeyi yapıp sana gerçeği söyleyebiliyor, sonra da bu gerçeği, kendi gerçeğimi doğruca yine senden öğrenebiliyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama beni bırakmaman için sana ne çok yakardığımdan acı bir dille söz etmekte de haksız değilsin, Vlilena. Bir vakit böyle davrandığım zaman da bugünkünden değişik biri değildim. Senin bakışın beni yaşatıyordu -bu da aşırı yüceltmesin seni; bu bakış ne senin, ne benim için iyi bir şeydi- gerçeğe, o kaçınıl-naz gerçeğe ilişkin bir tek sözcük yetiyor, bulunduğum yerden beni çekip biraz daha aşağı alıyordu. Sona yeniden bir sözcük, yine biraz daha aşağı; sonunda tutunulacak hiçbir şey kalmıyor, insan doğru uçurumu boyluyordu. Ama hâlâ bu düşüşün yeterince hızlı gerçekleşmediği duygusu yaşıyordu benim içimde.</p>
<p style="text-align: justify;">N&#8217;olursun Milena, sana yazabilmem için bir başka yol bul! Gönderilecek yalancı kartlarla bunu yapmaya çalışmak aptalca bir şey: Sana, ne gibi kitapları yollayacağımı da her zaman bilemem; sonra, senin postaneye gidip de elin boş döndüğünü tasarlamak bile benim için katlanılmaz bir şey. Yalvarırım, Milena, bir başka yol bul, yazabileyim sana.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edebi Metinler ve Mektup</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/edebi-metinler-ve-mektup.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Oct 2013 17:50:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=673</guid>

					<description><![CDATA[Bazı yazar ve şairler, oluşturdukları edebî metinlerde mektupların çeşitli özelliklerinden farklı şekillerde yararlanmışlardır. 1. Tamamı ya da çok önemli bölümü kurmaca karakterlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan edebî metinler: Goethe&#8217;nin Genç Werther&#8217;in Acıları, Montesquieu&#8217;nün İran Mektupları, Laclos&#8217;un Tehlikeli İlişkiler, Halide Edip ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bazı yazar ve şairler, oluşturdukları edebî metinlerde mektupların çeşitli özelliklerinden farklı şekillerde yararlanmışlardır.<br />
<strong>1.</strong> <strong>Tamamı ya da çok önemli bölümü kurmaca karakterlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan edebî metinler:</strong> Goethe&#8217;nin <strong>Genç Werther&#8217;in Acıları, Montesquieu&#8217;nün İran Mektupları, Laclos&#8217;un Tehlikeli İlişkiler, Halide Edip Adıvar&#8217;m Handan, Nazım Hikmet&#8217;in Taranta-Babu&#8217;ya Mektuplar, Reşat Nuri Güntekin&#8217;in Bir Kadın Düşmanı, Leyla Erbil&#8217;in Mektup Aşkları</strong> isimli eserleri, bu grupta değerlendirilebilir. Bu eserlerdeki mektupların önemli bir kısmı, biçimsel açıdan tam bir mektup sayılsa da bunları yazanların birer kurmaca kişi olması, bunlarda söz edilen yer, mekân ve olayların gerçekte olmayıp o eserin kurgusallığı içinde var edilmeleri, bu mektupları, öğretici metin olmaktan çıkarıp birer edebî metne dönüşmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>ÖRNEK METİN</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>REFİK CEMAL&#8217;DEN SERVER&#8217;E</strong><br />
Londra, 12 Nisan 1322<br />
Bu sabah Cemal Bey&#8217;den acı bir mektup aldım. Parçalandım Server. Mümkün değil, adamcağızı memleketten bırakmıyorlar, kaçmak ihtimali de şimdilik yok. Her gün Handan&#8217;ın ahval-i sıhhiyesi için telgraf istiyor. Menenjit olduğunu bilmiyor, hafif bir tifo zannediyor. Ya ölürse, aman ya Rabbi ölürse? Hâlâ aynı hararet, aynı sayıklama, aynı nihayetsiz müthiş gece&#8230; Doktor Charles başını sallayıp duruyor. Fakat bu birkaç gün en buhranlı zamanlar olduğunu ve ancak bu günlerde Handan&#8217;ın gidip kalacağını anlayabileceğimizi söylüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, dediğin gibi Server, Handan ölürse onunla bütün bir âlem ölecek. Bütün ziyaları, hararetleri, kabiliyet, feyiz ve hayatıyla bir âlemin fezada altüst olarak parçalanıp gidişi hissiyle sersem oluyorum. Yarın onu belki bir tabutla götürürken bütün bir hayat kabiliyeti donmuş, sönmüş bir seyyare, mesela bir ölü ay karşısında gibi olacağız. Fakat o da ölü ay gibi, hareketsiz ve soluk ziyalarının hatıratı, bizi zulmetlerde tenvir edip duracak. Ben, ben de bütün ateşleriyle sönen bir âlemin darbesiyle hurdahaş olup kalacağım, fakat hiç artık dünyaya hayrım kalmayacak. Meğer Neriman, meğer çocuklarım, meğer âlem ve bütün sevgili fikirlerim ve gaye-i hayallerim hepsi Handan&#8217;dan gelen bir nurla o kadar cazip ve sevgili imişler! O sönerse onlar da sönecek, her şey sönecek! Sönsün ve bütün kâinat isterse yok olsun! Asıl ben çıldırıyorum Server!<br />
Refik Cemal</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2</strong>. <strong>İçinde kurmaca kişilerin mektuplarına yer veren edebî metinler:</strong> Bu tür eserler, 1. maddede belirttiğimiz eserlerden farklı olarak tümden mektuplar üzerine kurgulanmamış, bunlarda metindeki kurmaca kişilerin bir ya da birkaç mektubuna yer verilmekle yetinilmiştir. Söz gelimi <strong>Fuzûlî, &#8220;Leylâ ile Mecnun&#8221;</strong> isimli mesnevisinde biri Mecnun&#8217;un Leylâ&#8217;ya, diğeri de Leylâ&#8217;nın Mecnun&#8217;a yazdığı iki mektuba yer vermiştir. Aşağıdaki metin parçaları bu eserden alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3. Bir tek mektuptan oluşan edebî metinler:</strong> Bunlar mektup biçiminde yazılmış&#8217;öykü ve şiirlerdir. 1. ve 2. maddelerde belirttiğimiz mektuplar, tek başlarına birer metin değil, bir metni (bütünü) oluşturan metin parçaları olarak düşünülmelidir. Söz gelimi Montesquieu&#8217;nün &#8220;<strong>İran Mektupları</strong>&#8221; isimli eseri, bir tek mektuptan oluşmuş bir edebî metin değildir. Bu roman, metin parçalarının (mektupların) bir araya getirilmesiyle metin olma niteliğini kazanmış bir eserdir. Bu eserdeki her bir mektup, bu bütünün oluşmasını sağlayan birer parça işlevini üstlenmiş, roman da bu parçaların bir araya getirilmesiyle bütünlük kazanmış ve edebî bir metne dönüşmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu maddede ele alacağımız mektuplar ise tek başlarına birer edebî metindir. Yani bunlar bir romanın, öykünün, mesnevinin vb. bir bölümü, bir parçası değil, tamamıdır; metni oluşturan birer parça değil, metnin kendisidir. Her şiir, her öykü, başlı başına bir metindir, bir bütündür.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mektubun Diğer Öğretici Metin Türleri ile İlişkisi</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/mektubun-diger-ogretici-metin-turleri-ile-iliskisi.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Oct 2013 18:25:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=671</guid>

					<description><![CDATA[MEKTUBUN DİĞER ÖĞRETİCİ METİN TÜRLERİYLE İLİŞKİSİ Mektup, bir şey haber vermek, sormak, istemek, duyguları bildirmek vb. amaçlarla oluşturulan, alıcısı belli olan, sadece o alıcıya hitap eden, belli bir adrese posta, kargo, faks ya da İnternetle gönderilen metindir. Özel mektubun, içten ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>MEKTUBUN DİĞER ÖĞRETİCİ METİN TÜRLERİYLE İLİŞKİSİ</strong><br />
Mektup, bir şey haber vermek, sormak, istemek, duyguları bildirmek vb. amaçlarla oluşturulan, alıcısı belli olan, sadece o alıcıya hitap eden, belli bir adrese posta, kargo, faks ya da İnternetle gönderilen metindir.</p>
<p style="text-align: justify;">Özel mektubun, içten bir anlatımla kaleme alınması, konuşmaya benzer samimi bir hava taşıması ve çok eskiden beri &#8220;<strong>uzaklardan haber getirme</strong>&#8221; niteliğiyle birlikte anılması, özellikle gazete çevresinde gelişen öğretici metinlerin yazarlarını çeşitli bakımlardan etkilemiş, bu etkilenmeler sonucunda kimi yazarlar başka türlerde oluşturdukları metinlerde mektupların çeşitli özelliklerinden yararlanmışlardır. Bu tür metinlerin başlıklarında her ne kadar <strong>&#8220;mektup&#8221;</strong> kelimesi geçse, ilk cümleleri bir mektubun hitap cümlesi gibi olsa da bunlara gerçek anlamda mektup denemez. Bu tür metinler, bazı özellikleri yönüyle mektuba benzeyen ama içerik ve işlev bakımından mektup olmayan birer makale, fıkra, eleştiri, söyleşi, gezi yazısı ya da denemedir. Söz gelimi Nurullah Ataç&#8217;ın Okuruma Mektuplar isimli kitabındaki metinler, yazarın, 1951-1952 yılları arasında Pazar Postası&#8217;nda çıkan deneme ve söyleşilerinden oluşmuştur. Bunlar gerçek anlamda mektup değil, mektubun samimi havasından, hitap tarzından yararlanılarak yazılan birer deneme ya da söyleşidir. Benzer şekilde Ahmet Rasim, mektup biçiminde yazılmış fıkra ve sohbetlerini, Şehir Mektupları isimli eserinde bir araya getirmiştir. Cenap Şahabettin&#8217;in Hac Yolunda, Ahmet Rasim&#8217;in Romanya Mektupları, Falih Rıfkı Atayın Londra Konferansı Mektupları isimli eserleri, mektup biçiminde yazılmış gezi yazılarından oluşan metinlerin toplandığı kitaplardır. Namık Kemal, Ziya Paşa&#8217;nın Hârâbat isimli şiir antolojisini eleştirmek için Tahrîb-i Hârâbat ve Takîb isimli eleştiri kitaplarını yazmış, bu kitapları Ziya Paşa&#8217;ya seslenen birer mektup biçiminde düzenlemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tür metinlerin ayırıcı özelliği, doğrudan yayımlanmak üzere yazılmalarıdır. Yani bu tür mektupların bir değil, birden çok alıcısı vardır. Aslında bu kişilere (bu mektupların muhataplarına) alıcıdan çok, okuyucu demek daha doğru olur. Bu tür mektuplarda belirli bir kişiye seslenildiğini ifade eden &#8220;<strong>Sevgili Kardeşim, Değerli Arkadaşım, Canım Oğlum, Kıymetli Meslektaşım</strong>&#8221; gibi sözler yerine çoğunlukla genel bir okuyucu kitlesine seslenildiğini ifade eden &#8220;<strong>Sayın Okurum, Sevgili Okurum, Ey Dost</strong>&#8221; gibi hitap sözleri kullanılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mektubun çeşitli özelliklerinden yararlanılarak oluşturulan metinlerden biri de açık mektuptur. Açık mektup, kişiden kişiye seslenmekle birlikte o kişiye gönderilmek amacıyla değil de gazete, dergi gibi süreli yayınlarda ya da İnternet ortamında yayımlanmak üzere yazılmış mektuptur. Açık mektubun alıcısı, gerçek mektupta olduğu gibi bellidir ve bu kişi de çoğunlukla siyasi karar alma süreçlerinde etkili olan bir devlet adamı ya da kamuoyunun yakından tanıdığı önemli bir kişidir. Açık mektuplarda sadece göndericiyi ve alıcıyı ilgilendiren kişisel konular değil, geniş kitleleri ilgilendiren önemli güncel siyasi ve sosyal konular ele alınır; bu konularla ilgili görüş, öneri ve eleştiriler dile getirilir. Yazar, seslendiği kişiye ne demek istediğini kamuoyunun da bilmesini istediği için açık mektup yazar.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İş Mektubu</title>
		<link>https://www.edebiyatogretmeni.info/is-mektubu.htm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Oct 2013 18:12:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[11. Sınıf Dil ve Anlatım]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel hayatı Konu Alan Metinler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edebiyatogretmeni.info/?p=667</guid>

					<description><![CDATA[Ticaretle uğraşan işletmelerin kendi aralarında ya da vatandaşlara, vatandaşların da bu işletmelere gönderdikleri iş, hizmet ve ticaret içerikli mektuplara iş mektubu adı verilir. İsminden de anlaşılabileceği üzre bu çeşit mektupların temelinde şahısların ve iş yerlerinin ekonomiye ilişkin eylemleri vardır. İş mektuplarında ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Ticaretle uğraşan işletmelerin kendi aralarında ya da vatandaşlara, vatandaşların da bu işletmelere gönderdikleri iş, hizmet ve ticaret içerikli mektuplara iş mektubu adı verilir. İsminden de anlaşılabileceği üzre bu çeşit mektupların temelinde şahısların ve iş yerlerinin ekonomiye ilişkin eylemleri vardır.<br />
İş mektuplarında sipariş, satış, borç alıp verme isteği, bilgi isteme, bir ürün ya da hizmetle ilgili şikâyeti dile getirme gibi konular ele alınır.<br />
iş mektupları, herhangi bir yanlış anlamaya yol açmayacak şekilde açık, sade , duru bir anlatımla yazılır. Bu çeşit mektuplarda konunun özü ciddi bir anlatım biçimiyle dile getirilir, gereksiz teferruata yer verilmez.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>İş mektupları göndericinin niteliğine göre ikiye ayrılır:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.</strong> İşletmelerin, kişilere ve başka işletmelere gönderdikleri mektuplar: Üzerinde işletmenin ad, adres ve logosunun bulunduğu antetli beyaz kâğıtlara bilgisayarla yazılan bu tür mektupların en önemlileri şunlardır: Reklam mektupları, teklif-satış mektupları, sipariş mektupları, teşekkür-özür mektupları, kredi mektupları.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2</strong>. Kişilerin işletmelere gönderdikleri mektuplar: Bu tür mektuplarla dilekçeler aynı biçimsel özellikleri taşır. Aralarındaki temel fark, bu metinlerin gönderici ve alıcılarının birbirlerine karşı özel durumlarıdır. Dilekçenin alıcısı devlet, göndericisi ise vatandaştır. Vatandaş, dilekçesini devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan; hak, ödev ve sorumlulukları anayasayla ve yasalarla belirlenmiş kişi sıfatıyla yazar ve vatandaşı olduğu devlete (alıcıya) çeşitli istek ve şikâyetlerini bildirir. Kamu otoritesini kullanan kişilerden (resmî makamlardan) çeşitli isteklerinin karşılanmasını ya da şikâyetçi olduğu durumun ortadan kaldırılmasını diler.</p>
<p style="text-align: justify;">İş mektubunun göndericisi ise mektubunu ticari ya da sınai faaliyetleri bulunan bir kuruluşla (işletme, iş yeri) ürün ya da hizmet alım satımı ilişkisine giren kişi sıfatıyla yazar. Yani iş mektupları doğrudan ya da dolaylı olarak ekonomiyle ilişkilidir. Bu tür mektuplarda gönderici çoğunlukla ya o iş¬yerinden bir talepte bulunur ya da o iş yerinin ürün ve hizmetleriyle ilgili şikâyetlerini dile getirir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>İŞ MEKTUBU ÖRNEĞİ:</strong></span><br />
17.09.2012<br />
Saygın Holding İnsan Kaynakları Müdürlüğüne Ankara</p>
<p style="text-align: justify;">16.09.2012 tarihli Milliyet gazetesine verdiğiniz ilanla Kazakistan&#8217;da devam eden inşaatlarınızda görevlendirilmek üzere iyi derecede İngilizce bilen, en az beş yıl deneyimli inşaat mühendisleri aradığınızı öğrenmiş bulunmaktayım.<br />
Söz konusu ilanda belirttiğiniz niteliklere sahibim. Holdinginiz bünyesinde devam eden inşaatlarda inşaat mühendisi olarak görev almak istiyorum.<br />
Saygılarımla.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İmza</strong><br />
Cahit Soylu</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Adres :</strong> Karargahtepe Mah. Atış Cad. No.: 14/8 Keçiören/Ankara<br />
Telefon: 0312<br />
e-posta: @.com</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>EKLER</strong><br />
<strong>EK 1:</strong> Noter tasdikli diploma fotokopisi<br />
<strong>EK 2:</strong> Öz geçmiş<br />
<strong>EK 3:</strong> 3 adet referans mektubu</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
